Gerçek ve Doğru Üzerine

Doğru nedir? Gerçek nedir? Doğru ve gerçek aynı şey midir? Birden fazla doğru ve gerçek var mıdır? Yoksa bir tane doğru ve gerçek mi vardır? Gerçek ve doğrular birden fazla ise, bunları kendi içinde sınıflandırmak gerekir mi? Gerekliyse hangi kriterlere göre doğru ve gerçekleri sınıflandırmalıyız? Yaşadığımız âlemdeki doğru ve gerçekler, kendi içinde birden fazla, parçalı doğru ve gerçeklerden mi oluşmakta? Doğru ve gerçekleri alt gruplara ayırmak, tehlikeli mi, yoksa çeşitli doğru ve gerçeklerle sağlıklı iletişim kurma da gerekli mi? Hakikat kavramı ile gerçek ve doğrunun ilişkisi nedir? Gerçeklerle doğruların birbirinden koptuğu çağda, dünyevî ve uhrevî doğru ve gerçekler arasındaki sağlıklı ve bütüncül (küllî) sentez, nasıl mümkün olacaktır? Hayatın gerçekliğinden (realitelerinden) kopmak mı, yoksa doğrulardan veya olması gereken ahlâkî (etik) doğrulardan uzaklaşmak mı daha tehlikelidir? “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” âyeti, gerçeklerle doğruların veya olması gerekenlerin örtüşmediği bir çağda nasıl anlaşılmalıdır? Sosyo-kültürel gerçeklerin dayatmaları karşısında ahlâkî (etik) doğrulara mı, yoksa realitelere mi teslim olunmalı veya hangisinden ne ölçüde fedakârlıkta bulunulmalıdır? Gündelik hayatın gerçekleriyle (reel doğrularıyla) inanca ve ahlâka dayalı doğrular arasında sağlıklı bir sentezi nasıl gerçekleştirebiliriz? Hayata taşınması gereken doğrulardan verilen tavizler, insanların niyetlerine göre mi değerlendirilmelidir? Yoksa bütün bu sorular, sadece felsefeden veya kelime oyunundan mı ibaret?
Bu sorulara eğitimimiz sırasında bize aktarılan paketlenmiş hazır bilgiler ışığında, çoğunluğu bize ait olmayan klişeleşmiş cümlelerle, düşünmeden cevap verebildiğimiz gibi, bu sorular etrafında ciddi şekilde kitap okuyarak, tefekkürde bulunarak, bize verilen paketlenmiş (fast-food) tarif ve bilgileri gözden geçirerek de cevap arayabiliriz.
Büyük ölçüde kısmî veya izâfî doğru ve gerçeklerden oluşan yaşadığımız dünyayı, beş duyu veya diğer hislerimizle idrâk ederiz. Algılanan şeyler maddî dünyaya (nesnel gerçeklik) ve/veya manevî dünyaya ait olabilir. Ne var ki insan zihni, gerçeği veya doğruyu araştırma yolculuğunda, belli kabullenmelere dayalı olarak gerçeği ve doğruları sınıflama ihtiyacı duyar.
Doğrudan veya dolaylı olarak duyu organlarımızla, bize verilen hislerle idrak edilebilen her şey, gerçekleri oluşturur. Olduğu gibi görünen şeyler, gerçeği (realite) oluştururken, gerçeklerin görünme biçimleri ve anlamları zihnî doğruları oluşturur. Bir başka ifadeyle, aynı gerçek, olgu, farklı fertler tarafından farklı doğrular şeklinde algılanabilir. Her doğru, belli kabullenmelere dayalı zihniyetten ve zihin süreçlerinden yola çıkılarak yapılır. Doğrular insanların zihinlerinde gerçeğin, verilerin yorumu yapılarak oluşur. Yani, doğru; gerçeği, verileri yorumlayabilen insan zihninin ve zihniyetinin bir fonksiyonudur. Yaşadığımız hayat, gerçeği ve doğruyu arama yolculuğudur.
Hayata atılırken ve kendi gerçekliğimizi ve doğrularımızı oluştururken, çok tanımlı, çok boyutlu, çok izahlı ve çok anlamlı, birden fazla nisbî doğruların olduğu bir âlemde yaşadığımızın farkında olmalıyız. O zaman hangi gerçeği ve doğruları öncelikle arayacağımız sorusu mühim olur. Böyle bir dünyada yaşamanın tabiî sonucu olarak da, sahip olduğumuz veya münasebet hâlinde bulunduğumuz doğru ve gerçek de çeşitlenmektedir.
Varlıkları anlamaya, çözümlemeye çalışan bilimsel doğrular, nesnel gerçeklere ait ve onunla örtüşen doğrular (reel doğrular) sınıfına girer. Öte yandan dinî-ahlâkî-etik doğrular ise, gerçekleri şekillendirici, düzenleyici doğrulardır. “Su, oksijen ve hidrojenin birleşmesinden oluşur” önermesi hem gerçek, hem de doğrudur. Bu doğru nesnel gerçeklikle örtüşen bir doğrudur. Bilimsel hipotezler, zihinsel doğrular olup, test edildiklerinde, realiteyle örtüşürse, reel doğrular hâline gelirler. Yalan söylememek, çalışkan olmak, sorumluluk almak, ahlâkî doğrular sınıfından olup, tutum ve davranışları düzenler.
Duyu organlarımızla doğrudan veya belli âletlerle algılanabilen gerçekler yanında, kalp gözüyle algılanabilen gerçekler de vardır. Her gerçeğe karşılık gelen reel doğrular olduğu gibi, herhangi bir nesnel gerçekliğe karşılık gelmeyen doğrular da vardır. Bu tür doğrular, olması gereken, ahlâkî doğrular ve prensiplerdir. O hâlde doğrular en azından gerçekliğe ait doğrular (reel doğru) ve olması gereken doğrular (dinî-ahlâkî-etik) şeklinde ikiye ayrılır. Bunun yanında sosyo-kültürel gerçekliğe ait sosyo-kültürel doğrular da vardır. Hattâ her insanın kendi kültürel yapısı içinde zihniyetiyle uyumlu şekilde olşturduğu kendi doğruları vardır. Kişiye ait doğrular, ona has olduğu gibi, içinde bulunduğu ve insanlarla paylaştığı sosyal gruba ve taşıdığı zihniyete de ait olabilir. Bilgisayar ortamında oluşturulan sanal gerçekler ve doğrular da gerçekliğin bir başka boyutudur.
Hayatımız parçalardan oluşan bir bütünlük oluşturduğuna veya her bütün parçalardan oluştuğuna göre, hayatımızdaki doğru ve gerçeklerin çoğunluğu, izafî doğru ve gerçeklerden oluşur.
Meselâ; insanı insan yapan akıl, kalp, hisler, vicdan gibi merkezlerin varlığıdır. Bu merkezlerin veya varlıkların kendine has gerçekliği ve doğruları vardır. Bu merkezleri tek bir yapı olarak algılayamazsınız. Aklın ve vicdanın doğruları olduğu gibi, insanın mânevî boyutunun temsilcisi ve kapısı olan kalbin de kendine ait hayatı vardır. Bedenî hayat sürmenin ihtiyaçları ile kalbî-tasavvufî hayat sürmenin ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Bu farklılığın temeli, bedenin gerçekleri ve doğrularının kalbin gerçekliği ve doğrularından farklı olmasındandır. Bu noktadan “kalbî hayata bağlı olarak ruh gelişirse, beden nisbî olarak zayıflar veya beden ve ruhun gelişimi belli ölçüde birbiriyle ters orantılıdır” ifadeleri oldukça anlamlıdır.
Duyguların varlığı ve bize zaman zaman hâkim olması ve davranışları yönlendirmesi, hissî gerçekliğin ve doğruların varlığını gösterir. Hissî gerçekliğin ve duygunun baskın olduğu kişilerin dile getirdiği doğrular da, aklın ve nesnel gerçekliğin doğrularından farklıdır. “His konuşunca akıl susar” özdeyişi de bu farklılığı dile getirir. Bazen insanın karar verme süreçlerinde aklın ve mantığın doğruları hâkimken; bazen de duyguların ve vicdanın doğruları ağır basar. Bu tespitin verdiği mesaj ise, kamu hayatında adaletin tesisi ve devamının, yöneticilerin aklın ve mantığın doğruları ve gerçekleri ekseninde karar vermelerine bağlı olduğudur. Kamu hayatına ait meselelerde yöneticiler, hissî ve vicdanî doğrular ekseninde, insanları yönetmeye çalışırlarsa, o zaman grup ve hizip menfaatleri daha çok ön plâna geçer ve zulümler başlar. Bir başka örnek verecek olursak, rüya âlemine ait gerçeklik ve doğrular, çoğunlukla maddî âlemin gerçeklik ve doğrularının izdüşümü olmayıp, kendine özgü gerçeklik ve doğruları içerir.
Farklı âlemlere veya boyutlara ait bu gerçek ve doğrular, doğru şekilde yorumlanırsa, diğer âlemlerin gerçek ve doğrularını anlamada ipucu olabilir.
İşin bir başka boyutu ise, insan zihninin kendi normal değerlerini, içinde yaşadığı sosyo-kültürel şartlara göre oluşturmasıdır. Her insan, geleneklerin, kültürün etkisinde kendini normalize ettiğinden kültüre, geleneklere ve içinde yaşadığı toplumun zihniyetine ait doğru ve gerçekler de vardır. Bütün sayılan bu farklı gerçeklik ve doğrular içinde belli nispette değişmez mutlak evrensel gerçeklik ve doğrular bulunsa da, çoğunluğu itibarıyla bunlar izâfîdir.
Yaşanılan dünyada nisbî doğrular, zaman, mekân ve çevre şartlarına bağlı olarak ortaya çıkar ve o sınırlarda geçerlidir. Zaman, mekân ölçekleri veya ortaya çıkış şartları gözardı edilen izafî veya kısmî doğrular, mânâsını veya geçerliliğini büyük ölçüde kaybeder. Meselâ tutum ve davranışların yeri değişirse, mâhiyeti, doğruluğu değişir. Meselâ size emanet edilen bostanda hayır yapmak isteseniz ve karpuzları gelen geçene bedava dağıtsanız bu hayır değil, emanete hıyanet olur. Halbuki tarla size ait olsaydı, aynı hareket sevap olur ve siz cömert ve hayırsever bir insan olarak anılırdınız. Bir başka örnek ise, kadın-erkek münasebetlerinde gözlenir. İnsanın kendi ailesiyle evlilik münasebetleri içinde olması doğru iken, yabancı kadınlarla aynı münasebette bulunması yanlış bir harekettir. Burada fark edilmesi gereken husus, davranışların kötü olması değil, bu davranışların kime, ne zaman yapıldığına bağlı olarak doğru ve yanlış oluşudur. Suyun varlığı bir gerçektir. Ama suyu içmek herkes için doğru veya yanlış olamaz. Bazı hastalar için su içmek doğru iken, bazıları için belli bir süre su içmemek, bazıları için ise her fırsatta bol bol su içmek doğrudur. Dolayısıyla doğruların ortaya çıkışı ve geçerliliği oldukça dinamiktir. Aynı gerçek, bazı zaman ve mekân şartlarında doğru iken, bazı şartlarda yanlış olabilir.
Zaman faktörü dikkate alındığında geçmişin, bugünün ve geleceğin dünyasına ait doğrulardan da bahsedilebilir. Bu izafî gerçek ve doğrular âlemi, olması gereken doğrular (dinî-ahlâkî-estetik-felsefî) tarafından şekillendirilme ve düzenlenebilme potansiyeline sahiptirler. Her insan veya toplum, miras aldığı veya ürettiği değerler alanına ait dinî-ahlâkî doğrular ile içinde yaşadığı maddî âlemi düzenler. Tutum ve davranışlarına yön verir. Bunu yapabilmesi için de kuvvete, güce ve değiştireceği, düzenleyeceği eşyanın bilgisine ihtiyacı vardır.
İnsan hayatındaki bu farklı doğru ve gerçekleri, beyaz ışığın içerdiği renkler kuşağına benzetebiliriz. Tek bir güneş ışığı vardır ve bu beyazdır (tek doğru ve gerçek). Ancak beyaz ışık kırılıma uğradığında yedi farklı renkten meydana geldiği görülür. Bu farklı renkler, tek beyaz ışığın, farklı boyutlarını oluştururlar. Aklî, hissî ve kalbî doğru ve gerçekler, bu renkler kuşağının bir yansımasıdır. Bu farklı doğru ve gerçekler, birbiriyle zıtlaşma eğiliminden çok, birbirlerini tamamlama eğilimindedirler.
Bu noktadan, karar verme süreçlerinde farklı boyutlara ait tamamlayıcı gerçek ve doğruları hesaba katma mecburiyeti vardır. Örnek verecek olursak, bir probleme çözüm ararken, insana ait hissî gerçeklik ve doğruları (kırmızı gerçeklik ve doğrular); mevcut realite ve sosyo-kültürel, nesnel doğruları (beyaz gerçeklik ve doğrular); olumsuzluğa ve başarısızlığa götürme potansiyelindeki doğru ve gerçekleri (siyah gerçeklik ve doğrular); ümidi, yapıcılığı ve fırsatları temsil eden geleceğe ait doğruları ve gerçekleri (sarı gerçeklik ve doğrular); verimliliği, üretkenliği, buluşçuluğu doğuran ve temsil eden doğruları (yeşil doğru ve gerçekler); kontrol ve soğukkanlılığı getiren ve temsil eden doğruları (mavi doğru ve gerçekler) ve geçmişi anlatan ve temsil eden doğruları ve gerçekleri dikkate almak, sağlıklı kararlar vermeyi ve problemleri kaynağından çözmeyi kolaylaştıracaktır. Bu yüzden esas mesele, büyük ölçüde gerçek ve doğrunun farklı renkleri ve boyutları ile şekillenen hayatımızı, bu gerçekler ve doğrular arasındaki farkları gözardı etmeden sağlıklı bir şekilde nasıl sürdürebileceğimizdir.
Yaşadığımız dünyada bu sorulara verilecek sağlıklı cevaplar, inanç ve değer (ahlâkî) sistemlerimizin hayatımıza hayat olabilmesini kolaylaştıracak ve gerçek (reel) ama doğru olmayan (olması gereken şekilde olmayan) durumlar ve olaylar karşısında nasıl bir tavır ve strateji izleyeceğimiz konusunda bize önemli ipuçları sağlayacaktır. Gerçeklerle doğruların (olması gerekenlerin) zıtlaştığı durumlarda hangisinden ne ölçüde fedakârlıkta bulunacağımız meselesi, işin bir başka boyutudur. Zira yukarıdaki farklı gerçekler ve doğrular arasında sağlıklı bir iletişimi kurabilmek, içinde yaşadığımız sosyo-kültürel dünyadan kopmamamızı sağlar. Diğer taraftan bu günün gerçeklerini, olmasını istediğimiz doğrular etrafında yeniden şekillendirmek için hangi doğru ve gerçeklere öncelik verilmeli ve nasıl bir strateji izlenmeli sorusunun da ayrıca cevaplanması gerekir.
Olayı örneklendirecek olursak, “gittiğin yer âmâ ise gözünü kırp, topal ise sek” özdeyişi, bize karşılaşılan bir gerçeklik durumuyla, nasıl diyaloğa geçmemiz gerektiğini ifade eder. Bu özdeyişe göre davranmak, bazılarınca “kendini saklamak, takıye yapmak” ise, bazılarına göre de “uzlaşma, diyalog, sağlıklı iletişim ve birarada yaşamayı kolaylaştırıcı” bir yol izlemek anlamına gelir. Bazılarına göre de bu özdeyiş, hayatı sürdürebilmenin ön şartı olan “içinde bulunduğun şartlara uyum sağla!” prensibini ifade eder. O hâlde işin özü, hangi tür gerçekler karşısında hangi tip doğruları, kime, nasıl söyleyeceğini veya davranacağını dinamik şekilde ayarlayabilmektir. Gerçek ve doğruların birbiriyle uyuşmadığı veya gönülden geçenlerin bulunamadığı durumlarda izlenecek yol, her zaman birden fazladır. Yani alternatif stratejiler her zaman sözkonusudur. Bu alternatif doğrular, kendi içinde az doğru, doğru, daha doğru, en doğru gibi derecelendirilebilinir. Doğru ve yanlış noktasında ihtilâfa düşmek hoş karşılanmaz iken, doğrular arasında ihtilâfa düşmek daha iyiyi ve kaliteliyi bulmanın ön şartıdır.
İnsanların zihin dünyasında gerçeklerin, doğruların tanımları vardır ve insanlar bu tanımlar ışığında hayatlarını sürdürürler. Doğru tanımlarının bazıları kişinin gerçeklik tanımlarıyla örtüşür. Bazıları da örtüşmez. Örtüşmeyen doğrular, kişinin olmasını istediği (özlem duyduğu) gerçekleşebilir doğrular olabileceği gibi, içinde yaşadığı şartlar dikkate alındığında, gerçekleşmesi imkânsız olan doğrular da olabilir. Bu doğrular, günlük hayatta kişinin tutum ve davranışlarını düzenleyici doğrular da olabilir. Mevcut gerçeklik veya konjonktür, bu davranışları sergilemeye uygun değilse, kişi kendisiyle ve/veya toplumla çatışmaya girer: Doğrularım mı, yoksa doğrularımla örtüşmeyen hayatın gerçekleri mi beni yönlendirmeli? Bu tip çatışma ve çelişkilerin yaşandığı toplumlarda o toplumun kalkınmada kullanacağı ferdî ve sosyal enerji, negatif sinerji oluşturarak toplumu kaosa sürükler. Akıl tabanlı çözümler yerine, his merkezli çözümler ve tepkiler ağır basar. Günümüz toplum hayatında en çok gözlenen şey; vicdanî doğrularımızın kabul edemeyeceği ama realitenin dayattığı reel doğrular karşısında insanların olması gereken doğrulardan kolayca vazgeçip, reel doğrulara teslim olabilmeleridir.
Bu noktadan bir toplumdaki fertler, sahip oldukları doğruları, içinde yaşadıkları gerçekliği (reel doğruları) dikkate almadan uygulamaya çalışırlarsa, gerçekliğin sert ve acımasız duvarlarına çarparlar ve bedelini ödemek zorunda kalırlar. Halbuki kişiler, olması gereken doğrularla örtüşen ve örtüşmeyen gerçekleri ve doğruları birbirinden ayırt edebilseler, doğrularla gerçeklerin örtüşmediği toplumlarda, herkesin birarada varolup yaşayabileceği çözümleri kolayca üretebilirler. Aksi takdirde ortaya çıkan gerilim ve olumsuzluklar, varolan birlikte yaşama ortamlarını da yok edebilir.
Kişinin hayatında ona yön veren tutum ve davranışlarını nizâma koyan ilkeler (prensipler) şeklinde tanımlanan doğrular, günlük hayatında karşılaştığı gerçeklerle nasıl başa çıkabileceği konusunda pusula fonksiyonu görürler. Prensipler şeklinde tanımlanan bu değer doğruları, gerçekler dünyasını düzenlemeye ve şekillendirmeye yönelik aksiyon potansiyeline sahiptirler. İlke merkezli hayatın temelindeki pusula doğruların kaynağı, ilahî, beşerî, ahlâkî olabileceği gibi, içinde yaşadığı hayatın dayattığı realitenin kendine özgü doğruları da olabilir. Kişinin hayatının merkezindeki bu doğruların uygulanması, gerçekleri gözardı edecek şekilde olabildiği gibi, mevcut realiteyi dikkate alacak şekilde de uygulanabilir. Sonuçta aynı ilke-merkezli hayat doğrularına sahip iki insanın tutum ve davranışları, bu doğruların uygulanış biçimine bağlı olarak farklılaşır. Bir tarafta yıkıcı-reaksiyoner davranışlar ağır basarken diğer tarafta, yapıcı-uzlaşmacı davranışlar sergilenir. Bu noktadan hayatını derinden yönlendiren pusula doğruları olmayan ve bu doğruları yapıcı ve uzlaşmacı şekilde uygulamaya koyamayan insanlarla takım çalışması yapabilmek çok zordur. Zaten bu tür insanların dolu dolu üretken bir hayat sürmesi de çok zordur.
Realiteye (fizikî, sosyo, kültürel ekonomik gerçekler) ait doğrular ile, ahlâkî doğrular arasında sağlıklı denge kurulmadıkça, Türkiye’nin sosyo-kültürel ve ekonomik açılardan kalkınma hamlesi yapması mümkün değildir. Türkiye insanı içinde yaşadığı sosyo-kültürel gerçekliğe karşılık gelen reel doğrularla, inancına ve ahlâkına dayalı etik doğruları arasında sağlıklı etkileşimleri üretmek mecburiyetindedir. Türkiye “vatandaşlarının, içinde yaşadıkları reel durumu, sahip oldukları dinî, ahlâkî ve etik doğrularıyla düzenleme hürriyetine ne ölçüde sahip olabilecektir” sorusuna, konsensusa dayalı çözümler üretmedikçe, çağını yakalama ve onu aşma hedefine asla ulaşamayacaktır.
Bu içerik internet kaynaklarından yararlanılarak sitemize eklenmiştir

CEVAP VER
Lütfen yazınızı giriniz.
Lütfen adınızı buraya giriniz.