emlak

Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) tarih lise konu anlatımı ders özeti, Tanzimat Fermanı nedir, ne zaman imzalanmıştır, konusu nedir, getirdiği yenilikler nelerdir, Islahat Fermanı konu anlatımı

Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu)
Sultan Abdülmecid Han zamanında, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanarak, 3 Kasım 1839’da Topkapı Sarayı’nın Gülhane Bahçesinde okunup, ilan edilen ve ıslahat programını bildiren belge.
Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren görülen teknik ilerleme, her geçen gün Osmanlı Devleti’nin aleyhine gelişti. Yeni buluşlar; askerî, sivil, iktisadî bünyeye süratle girerek, Avrupa milletlerini güçlendirdi. Ayrıca Fransız İhtilâliyle yaygınlaşan ve şiddetle benimsenen milliyetçilik hareketleri, bu milletlerin derlenip toparlanarak, bilhassa Osmanlı Devletine karşı düşmanlıklarını arttırdı. Haçlı zihniyetinin kinleri ve asırlar boyunca süren Müslüman-Türk üstünlüğüne son verme ihtirasları da, bu teknolojik imkân ve güçlerle birleşerek, askerlikte, ticarette, dış ve iç siyasette, Osmanlı Devleti aleyhine komploları, açık ve gizli tecavüz ve mücadeleleri en ileri noktalara doğru tırmandırdı.
Bunun neticesi olarak Osmanlı Devleti içinde yer alan başta Hıristiyan azınlıklar, kavmiyetçilik ve Haçlılık hisleri tahrik edilerek, devamlı surette taşkınlıklara, isyanlara, tahrik ve teşvik edildi. Bu hareketleri, düşman devletlerce maddî ve manevî yardımlarla desteklendi. Öte yandan 17. yüzyıldan sonra yeniçerilerde görülen bozulma, Sultan İkinci Mahmud Han devrinde, siyasî ve ticarî hayata da bulaşarak, devlet içten içe çürütülmeye başlandı. Bu durum, devletin gücünü tedricen azaltarak, dışarıda ve içeride zaafa uğrattı. Yüksek dereceli bazı memurlar arasında yaşanan şahsî çekişme, kin, haset ve garez, zaman zaman, devletin otorite ve gücünü zayıflatmak ve yok etmek pahasına da olsa, sürdürülerek, devletin düşmanlarına yardım edildi.
Böylece, esasen devlete sadık ve temiz halk, yükselme devrinde görülen basiretli ve ilerletici sevk ve idareden mahrum, ilimden uzaklaştırılarak sanayi ve ticarette teknik kolaylıklardan habersiz bırakıldı.
Bu durum, Tanzimat Fermanı’ndan çok önce Osmanlı sultanları tarafından fark edilerek çeşitli ıslahat hareketleri planlandı ve uygulandı. Yeniçeri Ocağının kaldırılması, kılık kıyafetin düzenlenmesi, eğitim müesseselerindeki ıslahatlar, teknolojik gelişmeleri ülkeye sokma gayretleri, bunlardan bazılarıdır. Ancak, bu hareketlerin çoğunda düzeltilmek istenen asıl hususlar, insan unsuru ve müesseselerin işleyişi ve teknolojiye ayak uydurmak şeklinde görülür. Sultan Abdülmecid Han da bu anlayışa sahip, ıslahat hareketlerini devam ettirmek ve devleti Avrupa ile henüz dengede duran gücünden düşürmemek; bir de hakim güç hâline getirmek için, azim ve gayret ile çalışan bir hükümdardı.


Avrupa milletleri ve bilhassa İngilizler; Osmanlı Devletinde yapılacak ıslahatın, devletin temellerine nüfuz etmesini, Osmanlı müesseselerinin yıkılarak, Avrupaî bir idare tarzı altında, devletin yapısına ters bir zihniyetin hakim olmasını, azınlıkların istiklâli temin edilerek, parçalanma ve yıkılışa yol açmasını arzu ediyorlardı. Bunu sağlamak için hususî teşkilâtlar kurarak bazı Osmanlı devlet adamlarını elde etmeye, ıslahat gayretlerini kendi planlarına uygun şekle çevirmeye çalıştılar. Mason locaları dahil, çeşitli isim ve şekiller altında yürütülen bu faaliyetler içerisinde, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’nun hazırlandığı günlere gelindi.
Tanzimat-ı Hayriye de denilen bu fermanın hazırlayıcısı Mustafa Reşid Paşadır. Mustafa Reşid Paşa; daha önce Paris ve Londra elçiliklerinde bulunmuş, batı kültürü hayranı, millî meziyetler ve İslâm bilgilerinden önemli ölçüde uzak kalarak yetişmiş bir kişiydi. İstanbul’a dönüşünde İngiltere sefiri Lord Rading’in ısrarlı tavsiyeleri neticesinde sadrazamlığa getirilmişti. Lord Rading’in, Osmanlı Devletini parçalamak için İngiltere’de kurulmuş olan “İskoç Mason Locası”nın önde gelen bir üyesi olduğu, tarihî kayıtlarda mevcuttur.
Tanzimat Fermanı; 3 Kasım 1839 tarihinde, Gülhane Bahçesinde, yabancı devlet sefir ve konsolosları, bütün saray erkânı ve devlet ricali ile büyük halk kalabalığı önünde, bizzat Reşid Paşa tarafından okunup, ilan edildi. Oldukça uzun bir metin olan bu ferman, ihtiva ettiği fikirler itibariyle, beş kısma ayrılabilir:
1. İlk kısımda; Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren, şeriatın kanunlarına uyulduğundan, devletin kuvvetli hâle ve halkın müreffeh bir duruma vasıl oldukları belirtilmektedir.
2. İkinci kısımda; yüz elli yıldan beri türlü gaileler ve türlü sebeplerle dine ve kanunlara riayet edilmediğinden, devletin zayıfladığına işaret edilmektedir.
3. Üçüncü kısımda; Allah’ın inayeti ve Peygamberin yardımları ile devletin iyi bir şekilde idaresini sağlamak gayesiyle yeni kanunların konulmasının gerekliliği belirtilmektedir.
4. Dördüncü kısımda; bu yeni kanunların dayanacağı prensipler belirtilmekte olup, bunlar:
a) Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin temini;
b) Verginin düzenli bir usule göre ayarlanıp toplanması;
c) Askerliğin düzenli bir şekle sokulması.
5. Beşinci kısımda ise, bu kanunların yapılması ve tatbiki için gereken tedbirlerden bahsedilmektedir.
Muhtevası, uygulanışı ve neticeleri itibariyle Osmanlı tarihinde, üzerinde en çok tartışılan konulardan biri olan bu Ferman hakkında yapılan çeşitli değerlendirme ve tenkitler şöyle sıralanabilir:
İlk üç bölüm, Hatt-ı Hümâyûnun dördüncü bölümündeki yeniliklere, Müslüman tebaanın reaksiyonunu azaltmak ve onların itimadını kazanmak için kaleme alınmıştır. Tanzimat Fermanı’nın en önemli kısmı, dördüncü kısmıydı. Ferman’ın ilanından bir müddet sonra, fermanda, gerekli olduğu belirtilen tedbirlerin alınmasına başlandı.
Dördüncü bölümde sayılan prensiplerle, evvelden beri Osmanlı idaresinde, sanki bir kamu düzeni ve kanun bulunmadığı şeklinde bir hava verilmeye çalışılmıştır ve ferman, bu düzensizliği ortadan kaldırıyor iddiası ile ortaya atılmıştır. Halbuki, kanun ve nizam hakimiyeti, devletin kuruluş yıllarından itibaren padişah dahil, herkes tarafından en çok riayet edilen husustur. Osman Bey, en yakın çocukluk arkadaşı, beyliğinin ileri gelen kumandanı, çok sevdiği Samsa Çavuş’un, Leblebici Hisarı’nın gelirinin kendisine verilmesi talebini; “Karındaşım; kanunumuz, harpsiz teslim olan hisarların düzenine, gelirine dokunmayı men eder. Leblebici Hisarı kılıçla alınmadı!” diyerek kanun ve nizam ile devleti, şahsî dostluğundan üstün tuttuğunu göstermiştir. Temeli böyle atılan devlette, kanun ve nizam, hep önde gelmiş, keyfî idare gayesi güdülmemiştir. Ayrıca, bir devlet içinde kanunları ihlâl eden bazı kimselerin bulunması, yeni kanun yapmayı gerektirmez. İhmal edenlerin cezalandırılmasını gerektirir.
Bu fermandan sonra ferdî hakların korunması bakımından önemli olan yeni bir ceza kanunu yapıldı. Memur suçlarına ait yeni bir İdare Kanunu düzenlendi ve rüşvet için ağır cezalar kondu. Tanzimat’ın birinci ve ikinci yıllarında iltizam ve âşar toplama usulleri kaldırıldı. Âşar, muhassıl-ı emvâl denilen maliye memurları vasıtasıyla toplanmaya başlandı. Hıristiyanların verdikleri cizye de, patrikhaneler vasıtasıyla toplandı.
Mustafa Reşid Paşanın mühim bir gayesi de, bu tedbirle ortaya çıkmaktadır. Vergi almak, devletin vazifesidir. Müslümanların vergisini Şeyhülislâmlık makamı toplamadığı, devlete verildiği hâlde, Hıristiyanların vergilerini kiliseler toplamaktadır. Bu, bir nevi muhtariyet işareti vermektir. Nitekim yüzlerce yıl sulh içinde Müslümanlarla beraber yaşayan Ermeniler, bu tarihten sonra teşkilâtlanıp, devlete yüz yıldan ziyade gaile olmuşlardır. Bütün devlet memurları, maaşa bağlandı. Tanzimat’ın bânisi Reşid Paşa, malî saha ile ilgili teferruatlı bir programa sahip olamadığından, beklenilen netice elde edilemedi. Buradan da, Reşid Paşanın asıl hedefinin sosyal bünye olduğu anlaşılmaktadır. Kısa bir süre sonra âşar ve cizyenin toplanmasında eski usule dönüldü. Vergi işleri için defterdarlıklar kuruldu. Vergilerin tespit ve tahsilinde, belediye ve vilayet meclislerine bazı yetkiler verildi. İlk kâğıt para da bu dönemde çıkarıldı. Fakat karşılığı olmadığı için, kısa süre sonra değerden düştü. 1846 Ticaret Kanunu çıkarıldı.
Yüzyıllardır, askerlik nedir bilmeyen Hıristiyanlara askerlik mükellefiyeti yüklenemediğinden, onların askere alınmalarından vazgeçildi. Böylece fermanın getirdiği askerlikte, Hıristiyan-Müslüman eşitliği ilk darbeyi yedi.
Tanzimat Fermanı’nda doğrudan doğruya millî eğitimle ilgili bir kısım görülmez. Mustafa Reşid Paşa, Hatt-ı Hümâyûnu okuduğu gün, birçok kordiplomatik şahıslara ek olarak, bazı Avrupa devletlerinin ileri gelenleri de hazır bulundu. Bunlardan İngiliz Prensinin, diğer sefirlere nazaran, Reşid Paşaya yakınlığı çok fazla idi. Çünkü Paşa, İngiltere’de sefirken, Prensle şahsî dostluk kurmuşlardı. Batı kültürünün hayranı olan Paşa’nın bu yakınlık karşısında, birçok fikrî taahhütleri de olmuştur. Gülhane bahçesinde Paşa, fermanı okurken hazır bulunan İngiliz Prensi, Paşa’yı hararetle tebrik ederek; “Paşam, siz İngiltere’deki sohbetlerimizde planlarınızı bana anlatırdınız. Ben ise Osmanlı cemiyetinde bu değişikliklerin değil yapılması, sözünün bile edileceğine ihtimal vermezdim, ama, sizi kırmamak için de itiraz etmezdim. Fakat görüyorum ki hayallerinizi gerçekleştirdiniz. Beni yanılttınız, sizi tebrik ederim!” demekten kendini alamamıştır. Halbuki Osmanlı cemiyetinin bu şekilde bozulmasını, dejenere edilmesini Reşid Paşaya İngilizler empoze etmişlerdi.
Osmanlı Devletine dostluk elini bugüne kadar uzatmamış İngiltere, iki sene sonra 1841’de, Mısır’daki Mehmed Ali Paşa gailesinde, Osmanlı Devletini, donanması ile desteklemiş, fakat öbür taraftan da Mısır’ı Osmanlılar üzerine kışkırtmıştır. Arkadan Kırım Harbi’nde de bu sahte dostluğunu, Osmanlı Donanmasını Karadeniz’de, Sinop baskınında Ruslara imha ettirerek devam ettirmiştir. Adım adım ilerleyen bu durum, Devletin çökmesine kadar sürmüştür.
Millî eğitim sahasındaki yenilikler, Sultan İkinci Mahmud zamanında başlatılmıştı. Bu dönemde ise Sultan Abdülmecid Hanın emriyle, yeni mekteplerin açılması ve sıbyan mekteplerinin çoğaltılmasına çalışıldı. Millî eğitim işlerinin yürütülmesi ve kontrolünü takip etmek maksadıyla “Meclis-i Dâimî Maârif-i Umûmiye” kuruldu. 1846’da temeli atılan Dârülfünûn’un bitirilişine kadar, burada okutulacak dersler için eserler hazırlamak üzere 1851’de “Encümen-i Dâniş” adı ile ilk Osmanlı İlimler Akademisi kuruldu. Bu meclisin üyeleri olan Fuad Paşa ile Ahmed Cevdet Paşa’nın müştereken hazırladıkları Kavâid-i Osmâniye adlı kitap, bu Encümen tarafından kabul edilen ilk eserdir.
İdarî teşkilâtta da bazı yenilikler yapıldı. Memleketin eyaletlere bölünmesine devam edildi. Eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara ve kazalar da köyleri ihtiva eden nahiyelere ayrıldı. Her eyaletin başında müşir rütbesinde birer vali, sancaklarda birer paşa bulunmakta, kazaların birçoğu ise muhassıllar tarafından idare olunmakta idi. Her valinin yanında, bölge kuvvetlerine komuta edecek bir muhafız ile, malî işlere bakacak bir defterdar verildi. Bazı eyalet ve sancaklarda mahallî meclisler kuruldu. Bu meclislerde Müslüman ve Hıristiyan ahali, nüfusları nispetinde temsil edildi.
Tanzimat, Osmanlı Devletinde Sultan Üçüncü Ahmed’den itibaren başlamış olan ıslahat hareketleri içinde bir merhale teşkil eder. Fakat bu merhale, kendilerinden öncekilere nispetle çok farklı bir özellik taşır. O zamana kadar, daha ziyade askerî sahada ıslahat yapılırken, bu dönemde devletin başına gelen gailelerin sebepleri, Osmanlı cemiyetinin düzeninde görülmüş ve bu düzenin temellerinin ıslahı düşünülmüştür. Bunun için Tanzimat Fermanı bir nevi vatandaş hakları beyannamesi olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bu beyanname, bir halk hareketi neticesinde halktan gelmeyip yukarıdan aşağıya, yani idare edenlerden gelmiştir. Bu husus, Tanzimat’ın zayıf taraflarından birini teşkil eder. Bunun içindir ki halk tarafından kolaylıkla benimsenmemiştir. Bu da, alınan tedbirlerin, dış baskılarla emr-i vâki olduğunun en açık delilidir.
Osmanlı Devletinde vuku bulan bu liberal hareket, Rusya ve Avusturya tarafından hoş karşılanmadı. İngiltere ve Fransa ise, müspet karşıladılar. Ancak her devlet kendi menfaatleri doğrultusunda siyasî ve iktisadî çıkarları için, Ferman’dan faydalanma yolunu tuttular. Osmanlı devlet otoritesinde bir gedik açılmıştı. Çünkü, insan hak ve hürriyetleri başka, azınlıkların devlet idaresine karıştırılması başkadır. Osmanlı Devletinin kuruluşundan beri azınlıkların hak ve hürriyetleri zaten vardı. Tanzimat ile onlar da devlet idaresine karıştırıldı. Kolayca dış düşmanların güdümüne girdiler. Böylece Haçlı Avrupa’nın arzusu doğrultusunda, devlet, kademe kademe çökmeye yüz tuttu. Rusya Ortodoks, İngiltere Protestan, Fransa Katolik tebaalar için müdahalede bulunup, Tanzimat’ın yeter derecede gelişmediğini ileri sürerek, akıl hocalığı yapmaya kalktılar. Tanzimat’a, açıktan muhalifliğini ilan eden Avusturya başvekili Metternich, Avrupa usullerinin, Türkiye’yi zayıf düşüreceğini ileri sürerek, Türklerin eski rejime bağlı kalmaları gerektiğini bildirmişti. Başlangıçta Osmanlı hükümetinin kendi isteğiyle başlatmış olduğu bu düzen, yabancı devletlerin artan müdahaleleri yüzünden, onların istek ve ısrarıyla yapılan ve yürütülen bir hareket hâlini aldı.
Tanzimat, Osmanlı Devletinin kendi içinde de bir düşmanlığın meydana gelmesine sebep oldu. Bilhassa, Devlette hep hakim ve asıl unsur olan Müslümanların, gayrimüslimlerle eşit sayılması, Müslüman camiada hoşnutsuzlukla karşılandı.
Fermanın okunmasında hazır bulunan halkın, dağılırken fikrini; “Bundan sonra gâvura gâvur diyemeyeceksiniz!” şeklinde belirtmesi, duyulan tepkinin en meşhur ifadesi olmuştur. Hıristiyan zümrelerden, en çok imtiyaza sahip olan Rumlar, imtiyazlarının azalacağı endişesiyle memnun kalmadılar. Diğer Hıristiyan tebaa da, Tanzimat’ın gelişmesi sırasında, Gülhane Hattı’nın tebaa eşitliğini belirten prensiplerinin, gereği gibi yürütülmediğini ileri sürerek, yeni haklar istemeğe kalktılar. Ayrıca, refah ve huzur içinde olmalarına rağmen, siyasî haklara kavuşmak için yabancı devletlere başvurmaktan çekinmediler. Halbuki Gülhane Hatt-ı Hümâyûnuna göre, şikâyetlerini Bâbıâli’ye yapmaları lâzımdı.
Islahat Fermanı

Henüz Kırım Savaşı sürerken, Viyana’da bir araya gelen İngiltere, Fransa ve Avusturya, Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki farklılıkların her alanda ortadan kaldırılmasını öngören bir fermanı sultanın yayımlamasını, barış için ön şart koşmuşlardı. Paris Antlaşması müzakere edilirken, müttefiklerin bu istekleri I.Abdülmecit tarafından yerine getirildi ve Islahat Fermanı ilân edildi (18 Şubat 1856). Tanzimat’la kabul edilen hususların esas alındığı bu fermanla, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında eşitlik sağlandığı Avrupa’ya garanti edilmiş oluyordu. Ayrıca iç hukuk alanında ve ticaret hukukunda da yenilikler getiriliyor, Ceza ve medenî hukukun bir bölümü, dinî esaslardan arındırılıyordu. Aslında Tanzimat süreciyle başlayan bu değişiklikler, idari yapılanmada da kendisini hissettirmiştir. 1868’de Şura-yı Devlet ve Divan-ı Ahkam-ı Adliye kurularak buralarda hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar görevlendirilmiştir. Islahat Fermanı ile getirilen düzenlemelerin uygulanması daha çok I.Abdülaziz’in tahta çıkması (1861-1876) ile gerçekleşebilmiştir.
Paris Antlaşmasına imza koyan devletler, anlaşma maddesinde de yer aldığı için Islahat Fermanı’nı, Osmanlı Devleti’ne müdahale etmede bir koz olarak kullanmışlardır. Nitekim Fransa, Dürzilerin Katolik Marunilere saldırmasını bahane ederek Lübnan’a asker çıkarmış ve 1871’e kadar orada kalmıştır. Karadağ’da çıkan bir anlaşmazlık yine büyük devletlerin aracılığı ile halledilmiştir (1862). Güçlü devletler tarafından teşvik ve tahrik edilen Balkanlardaki Hristiyan toplulukları, çıkardıkları isyanlar bastırılsa dahi, Osmanlı Devleti’nden yeni haklar elde etmeyi başaracaklardır. Örneğin Sırplar ve Bulgarlar yeni haklar elde etmiş, Eflâk ve Boğdan’ın Romanya adı altında birleşmeleri kabul edilmiştir. Muhtariyet hakları genişletilen Mısır’da, İngiliz-Fransız nüfuz mücadelesi kızışmış, III. Napolyon’un teşebbüsü üzerine, Abdülaziz istemediği hâlde Süveyş Kanalı projesini kabul etmek zorunda kalmış ve kanal 1869’da büyük bir törenle açılmıştır.
I.Meşrutiyet
Avrupa devletleri ve özellikle Rusya’nın kışkırttığı topluluklar, bağımsızlıklarını ilân etmek için harekete geçmekteydiler. 1866’da Girit İsyanı çıktı. Yunanistan’a bağlanmak amacıyla başlayan isyan bastırılmasına rağmen, Avrupa devletleri araya girerek sultanın Girit’e yeni bir statü vermesini sağladılar (1868). Rusya tarafından oluşturulan komitalar vasıtasıyla Bulgarlar ayaklandırıldı. Onlara da geniş haklar verildi (1870). Fakat bununla yetinmeyen Bulgarlar, Bosna ve Hersek’teki karışıklıkların ardından yeniden ayaklandılar (1875-76).
Bulgar isyanı sert biçimde bastırıldı. Fakat bu sırada Genç Osmanlılar, Abdülaziz’e başlattıkları muhalefeti, mücadeleye dönüştürdüler. Nihayet Mithat Paşa’nın öncülüğündeki yenilikçi idareciler Abdülaziz’i tahttan indirerek yeğeni V.Murat’ı başa geçirdiler(30 Mayıs 1876). Ancak hastalığı sebebiyle üç ay sonra o da tahttan indirilerek, Kanun-ı Esasi’yi ilân edeceğini beyan eden kardeşi II.Abdülhamit Osmanlı tahtına çıkarıldı.
Bu arada Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne baskı kurmasını kendi menfaatine aykırı gören İngiltere, Balkanlardaki bunalımı görüşmesi için İstanbul’da uluslar arası bir konferans toplanmasını sağlamıştı. İstanbul Konferans çalışmalarını sürdürürken II.Abdülhamit Meşrutiyet’i ilân etti (23 Aralık 1876). Kurulacak Meclis-i Mebusan’da bütün topluluklar temsil edilebilecekti. Parlâmenter monarşi, İstanbul Konferansı’nın toplanış sebebini tamamen ortadan kaldırmasına rağmen, konferansa katılan devletler, Balkan topluluklarının bağımsızlıklarını istediklerinden bir sonuca varılamadı. Osmanlı Devleti’nin çağrılmadığı Londra’da toplanan bir başka konferansta, büyük devletler isteklerini tekrarladılar. Rusya, Osmanlı Devleti’ne alınan kararları kabul ettirmek için savaş ilân etti.(Nisan 1877). Tarihimizde “93 Harbi” diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi, askerî ve siyasî bakımdan önemli sonuçlar doğurmuştur.
II.Meşrutiyet
I.Meşrutiyet’in kaldırılmasından sonra II.Abdülhamit içte ve dışta meydana gelen olumsuz gelişmelerin de etkisiyle, katı bir yönetim sergilemeye başlamıştı. Meşrutiyet taraftarları da buna karşılık muhalefetlerinin dozunu artırmışlardı. Osmanlılık fikrinin temsilcisi olan Sadrazam Midhat Paşa 1881’de ölüm cezasına çarptırılmış, sonra affedilerek, Arabistan’a sürgüne gönderilmiş ve 1883’te öldürülmüştü.
Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi kişiler de sultan tarafından bertaraf edilmişlerdi. Ancak devletin içinde bulunduğu güç durum onların başlattığı muhalefetin güçlenerek büyümesine zemin hazırlamaktaydı. Balkanlardaki çalkantıların yanı sıra Osmanlı Devleti iktisadî açıdan da çok zor durumda idi. Devlet iç ve dış borçlarını kapatabilmek için batılıların elindeki Osmanlı Bankası ile malî bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı (1879 ve 1881). Buna göre banka mali yardımları karşılığında, devletin bazı gelirlerini devralıyordu. İngiliz ve Fransızların kontrolünde bu maksatla kurulan Düyun-ı Umumîye İdaresi Osmanlı ülkesini âdeta bir sömürge hâline getirecektir.
Genç Türkler veya Jön Türkler adı verilen ve yurt dışında ve içinde faaliyet gösteren Meşrutiyet taraftarları, İstanbul’da İttihad-ı Osmani derneğini kurmuşlar ve bu dernek 1894/95’te İttihat ve Terakki Cemiyeti adını almıştı. Selanik’te Enver ve Niyazi Paşalar gibi subayların da katılmasıyla güçlenen İttihatçılar, Osmanlı devletini ancak Kanun-ı Esasî’nin yeniden kabulünün kurtarabileceğini düşünüyorlardı. Kolağası Niyazi Bey ve ona katılan Enver Bey’in Resne’de isyan ederek dağa çıkmaları ve Rumeli’de halk tarafından büyük bir destek bulmaları üzerine II.Abdülhamit anayasayı yürürlüğe koyarak II.Meşrutiyet’i ilân etti ((23 Temmuz 1908).
17 Aralık 1908’de meclis yeniden açıldı. Yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki Fırkası büyük bir başarı sağlamıştı. Ancak bu gelişmeler esnasında Bulgaristan bağımsızlığını elde etmiş ve Girit meclisi Yunanistan’a ilhak kararı almıştı.
İşgal altındaki Bosna Hersek ise Avusturya tarafından fiilen ilhak edilmişti (5 Ekim 1908) Millî bir politika izlemeyi amaçlayan İttihatçılar, olumsuz gelişmelerin de etkisiyle gittikçe otoriter bir idare oluşturmaya başlamışlardı. Bundan faydalanmak isteyen Meşrutiyet aleyhtarları, bazı Avrupa devletlerinin de kışkırtmasıyla isyan ettiler. İstanbul’daki Avcı Taburları’nın 13 Nisan 1909’da başlattıkları isyan sırasında pek çok İttihatçı öldürüldü. II.Abdülhamit olayları önleyemedi. Bunun üzerine Mahmut Şevket Paşa komutasındaki ordu Selanik’ten yola çıktı. Harekat Ordusu adı verilen bu ordunun kurmay başkanı Mustafa Kemal idi. Harekat Ordusu, kısa sürede duruma hâkim olarak isyanı bastırdı. İsyandan sorumlu tutulan II.Abdülhamit, şeyhülislâmdan alınan fetva ile meclis tarafından tahttan indirildi (27 Nisan 1909) ve kardeşi V. Mehmet Reşat yerine getirildi. V.Mehmed (1909-1918) devlet idaresinde inisiyatifi İttihatçı hükûmete bırakmıştı. Yeni iktidar zamanında da felâketler birbirini takip etti. Osmanlı Devleti hızla dağılma devrine girmekteydi.

Kaynak: http://www.englishpage.blogcu.com/ izni ile alınmıştır

, ,

YORUM KÖŞESİ






dokuz − 3 =