YAŞAR KEMAL YAŞAMI VE SANATÇI KİŞİLİĞİ

YAŞAR KEMAL
YAŞAMI VE SANATÇI KİŞİLİĞİ
Yaşar Kemal 1923 yılında Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemit’ e (Gökçeli) köyünde doğmuştur. Dört yaşında iken babasını kaybetmiş, zor yaşamlar içinde büyümüştür. Babasının ölümü üzerine on iki yaşına kadar kekeme olmuştur. Burhanlı ve Kadirli’ de ilkokul öğreniminden sonra ortaokul son sınıftan ayrılmıştır. Okuldan ayrılmasına sebep, içinde bulundukları maddi sıkıntılardan dolayıdır. Böylece hayata atılan Kemal, pamuk ırgatlığı, ırgat kâtipliği, çeltik ve bostan bekçiliği, ırgat kâhyalığı, öğretmen vekilliği, arzuhalcilik, gazete muhabirliği, röportaj yazıcılığı, gibi sayısız işler yapmıştır. Zamanla yalnız romanları ile uğraşan ve kalemiyle yaşayan bir yazar olmuştur.
Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinde büyüme, yaşama ve yetişme tarzlarının girip çıktığı işlerin, yoksul ve kimsesiz çocukluğunun, içinde herhangi bir yaratık gibi büyüdüğü tabiî çevre ile sonradan karıştığı büyük şehir hayatı çelişmelerinin, düzenli tahsil görmeyip de kendisini hayatta yetiştirmeğe çalışmanın… Bütün bunların sonucu olarak düzensiz ruh hallerinin izleri görülmektedir.
Yurdun en bilinmez köyünde yoksul bir yetim iken “ünlü bir romancı” derecesine çıkması edebiyatımızda bir yeniliktir. Kabiliyet ve gayretinin yanı sıra, bu imkânı kendisine hazırlayan çevreler ve yazarın o çevrelere verdiği “tavizler”, çevrelerden aldığı “kalıplar” lar vardır.
Topraksız, az topraklı veya başkalarının toprağında çalışan köylümüzün çilesini, çocukluğunun tek bakıcısı, tek sevgilisi olan annesiyle birlikte bizzat çekmiştir. Sığınacak baba yokluğunu hissetmiş, belki açlığın ağa ve el eline bakmanın ne olduğunu ruhunda vücudunda ezâ gibi denemiştir. Onun için bu dertlere samimiyetle fakat sonraları maalesef öğrendiği doktrinlerin dar açısından dokunur. Dul ve koruyucu anası, hemen bütün romanlarında “bir sıkıntıyla yetişmiş” oğlunun yanındadır. Teneke’de Zeyno Karı olarak, İnce Memed’in anası olarak görülmektedir. Yazarın erken yitirdiği babası da Teneke’de haksızlıklara baş kaldırıcı Kürt Mehmed Ali olarak yaşamaktadır.
Yaşar Kemal “halk edebiyatının ağıtlar ve tekerlemeler” (ve son yıllarda en çok efsaneler) kolu üzerinde çalışmıştır. Bütün bunlar, biraz da yazarın yetiştiği çevre ile yakından ilgilidir. Bu çevre Karacaoğlan- Dadaloğlu gelenekleri ile yoğrulmuştur. Eşkıya türküleri ve söylentileri ile dopdoludur. Bu folklor ağırlığı, roman ve hikâyelerinin konularının içine sızdığı kadar üslûbunu da yoğurup yapmıştır.
Sonuç olarak; düzenli bir eğitim imkânı bulamayan Yaşar Kemal, tam anlamıyla kendini eğitmiş bir kişiliktir. Hayatı boyunca sürdürdüğü yazarlık, politikacılık ve gazetecilik sanatçının kendisini yetiştirmesi için uygun bir çevre oluşturmuştur. Sanatçı kişiliğinin oluşmasını, şu şekilde maddeler halinde verebiliriz:
a) Gözlem ( doğa, insan ve toplum)
b) Okuma-yazma uğraşı
c) Yaşantı
d) Usta-çırak geleneği
Bütün bunlara ek olarak, yeteneğini de eklemek gerekir.
HİKÂYELERİ
İlk hikâyelerini 1946-1947’de yazmağa başlamıştır. 1950’den itibaren yayımlanan hikâyeler 1952’de “Sarı Sıcak” adıyla bir kitapta toplanır. Sarı sıcak (1959), Bütün Hikâyeler (1967), Sarı Sıcak Bütün Hikâyeler (1981-1991).
Temalar: Yoksulluk, dayanışma, şiddet, yozlaşma, yaşam ve doğa tutkusu, bir amaç uğruna katlanılan sıkıntılar, cinsellik, insan-doğa ve insan- insan çatışmaları. Hikâyelerinde olay örgüsü, oldukça basittir. Aynı zamanda yalındır. Belki de hikâyeleri güçlerini bu basitlikten, yalınlıktan alırlar. 22 hikâyenin 12’si giriş, gelişme ve sonuç bölümleri yerli yerinde olan Maupassant tarzında; 10’u da bir olayı, durumu kesit biçiminde veren Çehov hikâyeleri tarzında biçimlenmiştir.
Yaşar Kemal’in hikâyelerinde 1940’tan 1970’e uzanan otuz yıllık bir zaman diliminin sosyal zaman olarak kullanıldığını görürüz. Durum, kesit hikâyelerinde olay zamanı çok kısa (bir saat, birkaç saat); Maupassant tarzı denilen hikâyelerinde ise biraz daha uzundur. (bir gün, birkaç gün, birkaç ay)
ROMANLARI
A. İNCE MEMED DÖRTLÜSÜ: İnce Memed I, İnce Memed II, İnce Memed III, İnce Memed IV. B.ÇUKUROVA GERÇEKLERİ: Teneke, Yılanı Öldürseler, Hüyükteki Nar Ağacı. C.DAĞIN ÖTE YÜZÜ ÜÇLÜSÜ: Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu. Ç.ANADOLU EFSANELERİ: Üç Anadolu efsanesi; Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Çakırcalı Efe, Filler Sultanı. D.AKÇASAZIN AĞALARI: Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf. E.İSTANBUL DİZİSİ: Al Gözüm Seyreyle Salih, Deniz Küstü, Kuşlar Da Gitti. F.KİMSECİK ÜÇLÜSÜ: Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı, Kanın Sesi.
Yaşar Kemal, romancılığımıza neler getirmiştir, neler kazandırmıştır? Bunları beş madde halinde şöyle sıralayabiliriz:
1. Kendine özgü bir roman dili kurmuştur.
2. İnsanın, toplumun, kentlerin yabancılaşmasını, yozlaşmasını, değişmesini işlemiştir.
3. Romancılığımıza yeni psikolojik ufuklar ve derinlikler kazandırmıştır.
4. Romancılığımıza lirizm getirmiştir.
5. Yerelden evrensele ulaşma çabası göstermiştir
YAPITLARININ ÖZELLİKLERİ
Yaşar Kemal , ilk yapıtları Teneke (1955) ve İnce Mehmet ile (1955) bir Çukurova yöresi romancısı olarak tanındı.Feodal ilişkilerin egemen olduğu bu yörede iktisadi yapının giderek kapitalist yapıya doğru evrimleşmesini ,bir birini bütünleyen romanların temel sorunsalı olarak işledi,Çukurova’nın yarım yüzyıllık görüngüsünü betimledi.İnce Mehmet’te ağalık kurumunu ve eşkıyalık temasını,ağa köylü çelişkisini çerçevesi içinde ele alırken doğa-insan ilişkisini destansı ve şiirli bir dille verdi.İnce Mehmet’in 2. ve 3. ciltlerinde bu konuyu sürdüren Yaşar Kemal, Dağın Öte Yüzü genel başlığı altında topladığı Orta Direk (1960),Yer Demir Gök Bakır (1963) ve Ölmez Otu (1969) romanlarında dağ köylerinin mevsimlik ırgat olarak Çukurova’ya gelişmelerindeki çileyi işledi.Yerleşik köylü ile mevsimlik ırgatlık yapan dağ köylülerinin feodal düzen ile çelişkisini verdikten sonra Yaşar Kemal ,Akçasazın Ağaları genel başlığı ile yayınladığı Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974) ve Yusufçuk Yusuf’ta (1975) ,bu çelişkinin keskinleşerek ,köylünün birleşmesinden korkan ağaların ,köylüyü birbirine düşürmesini, eski ağalık düzeninin evrimleşerek, sanayiye yönelen yeni bir tip ağanın ve yeni ağalık düzeninin ortaya çıkışını öyküledi.Yılanı öldürseler de (1976) gene aynı yöreye, töreler ve bu törelerin bir kız kaçırma olayı nedeni ile çıkan çatışmalar ki etkisi açısından yaklaştı. Van’dan Çukurova’ya göçen bir ailenin çektiği acıları Kimsecik bir (Yağmurcuk Kuşu,1980) ve Kimsecik 2 (Kale Kapısı,1985) romanlarında öyküledi.Yaşar Kemal , Algözüm Seyreyle Salih (1976),Deniz Küstü (1978) ve Kuşlar da Gitti (1978) romanlarında odak olarak denizi , deniz insanlarını ve doğanın giderek yok oluşunu konu edindi.Hüyükteki Nar Ağacıdaysa (1982) traktör kullanımı nedeni ile işsiz kalan dört köylünün kutsallıklarına inandıkları nar ağacını arayışlarını öyküledi.Üç Anadolu Efsanesi (1967),Ağrı Dağı Efsanesi)1970),Bin Boğalar Efsanesi (1971) ve Çakırcalı Efe (1972) adlı yapıtlarında ,halk öykülerini ve söylenceleri roman yapısı ile yeniden yazdı.Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karıncada da (1977) mecazlı bir üslup kazandı.
Yaşar Kemal ,bütün romanlarında,insanı ,insanla,çevre ile ve toplumsal kurumlar ile ilişkisini öykülerken ,insansal değerleri ikinci plana atmayarak insanı bir roman malzemesi olmaktan çok bir karakter olarak ele aldı.Bunu sağlayan en önemli öğe,kullandığı,kendine özgü gözlem gücü ve şiirsel üslubudur.Çukurova’yı işlediği romanlarında doğasıyla bütünleşen kahramanları bu şiirsel üslupta boyut kazanarak Yaşar Kemalin sağlamak istediği gerçekçilik duygusunu kimi zaman katılıktan uzak bir biçimde yarattı Çukurova insanlarının dilini kimi yerde sözde edebiyatın kıvraklığı ile kullandı.Halk dilindeki betimlemeleri,deyimleri,yöresel sözcükleri,ağıtları, ilençleri (beddua) ,vb ni çağdaş bir romancı niteliği ile yeniden yoğurarak, dil ve üslup bakımında özgür bir birleşime ulaştı.
Öykülerinde de benzer bir üslupta Çukurova insanının acılarını işleyen Yaşar Kemalin birçok yapıtı sinemaya ve tiyatroyada uyarlandı.
ÖZET
İnce Memed 1
Toros dağlarının etekleri ta Akdeniz’den başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdeniz’in üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurova’nın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!
Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarza’yı bir taraftan Osmaniye’yi geçip İslahiye’ye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru, pırıl pırıl, taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ışıldır. Bire kırk, bire elli vermeye hazırlanmıştır. İlk çamlar geçildikten sonra gene düzlüklere varılır. Bu düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç… Buralardan Toros’un karlı dorukları yanındaymış, elini uzatsan tutacakmışsın gibi gözükür. Dikenli düzü bu düzlüklerden biridir. Dikenli düzünde beş kadar köy vardır ve beş köyün sahibi de Abdi Ağa’dır. Dikenli düzünün köylerinden, insanlarından, insanlarının ne türlü yaşadıklarından da kimsenin haberi yoktur. Değirmenoluk köyü Dikenlidüzü’ndeki köylerin en büyüğüdür. Abdi Ağa’da bu köyde oturur. Köy, düzlüğün gün doğusuna düşer. Kayalığın dibindedir.
Çakırdikeni en pis, en kıraç toprakta biter. Bir toprak ki bembeyaz, peynir gibidir. Ot bitmez, ağaç bitmez, eşek inciri bile bitmez, işte orada çakırdikeni keyifle serile serpile biter, büyür, gelişir. En uzun çakırdikeninin boyu bir metre kadar olur. Bir sürü de dalları vardır. Dallar dikensi çiçeklerle doludur. Bu çiçekler beş perli, yıldız gibi, uçları sert, sivri iğnelerin ortasındadır. Her çakırdikeninde bunlardan yüzlerce bulunur. Çakırdikeni bittiği yerde bir iki, üç dört tane bitmez. Öyle üst üste, öyle sık biter ki, arasından yılan geçemez. İğne atsan çakırdikeninden yere düşmez.
İşte böyle bir çakırdikenliğinin içinde bir çocuk durmamacasına ve soluk soluğa koşuyordu. Kayalıklar azıcık ötedeydi. Çocuk var gücüyle çakırdikeninden çıktı ve kayalıkların en üstündeki çınar ağacığın altına oturdu. Bir süre burada oturduktan sonra aklına geldi ve sıçrayarak tekrar koşmaya başladı. “Giderim” diyordu. “Giderim, bulurum o köyü, kimse bilmez benim oraya gittiğimi. Anam arasın, Abdi Ağa arasın işte ” diye kendi kendine söyleniyordu. Kendisini takip ettikleri aklına geldikçe de daha hızlı koşuyordu. Çok yorulmuştu, başı dönüyor, gözleri kararıyordu. Aşağıda hayal meyal bir toprak dam görünüyordu. Gene başladı söylenmeye : ”Giderim, derim ki size çoban olmaya geldim . İnce Memed değilim derim. Derim işte” dedi ve son bir gayretle yamaçtan aşağı göz yaşlarını silerek indi. Evin avlusuna geldiğinde karanlık kavuşmuştu. Ötelerde bir çok ev karartısı daha gördü. Bir an durdu ve düşündü: “Bu köy o köy mü ola!” Kapının önünde uzun sakalı sallanan bir adam semerle uğraşıyordu. Başını kaldırınca sakallı avlunun ortasında dikilmiş kalmış bir karartı gördü. Karartı kendisine doğru bir iki adım attı durdu. Adam aldırmadı, işine daldı. Ortalık iyice kararınca adamın gözleri görmez olup, uğraşmayı bıraktı. Ayağa kalktı, soluna dönünce demin ki karartıyı olduğu yerde öylece dikilmiş durur gördü. “Şşşttt” dedi. “Ne işin var burada?” Karartı: “Ben sana çoban olurum, çift sürerim, her bir işi yaparım.” Sakallı adam karartıyı kolundan tuttu çekti. Çocuğu evin içine soktu. Sakallı adamın karısı çocuğa sıcak bir çorba verdi. Çorbayı çabuk çabuk içen çocuğun titremesi durmuştu. Derken yaşlı adamın oğlu, gelini, kızı da geldi. Selamlaştılar. Bir süre sonra yaşlı adam çocuğa adını sordu. Çocuk: “Bana İnce Memed derler” dedi. Arkasından pişman olmuş gibi alt dudağını ısırdı. Yaşlı adam: “Ben de Süleyman’ım” dedi. Sonra Süleyman, Memed’e nereden gelip nereye gittiğini sordu. Memed de her şeyi bir bir anlattı. Abdi Ağa’dan kaçtığını, Abdi Ağa’nın tutması Dursun’un ona anlattığı köyü, o köye gitmek için uğraştığını, izini kaybettirmek için bu hallere düştüğünü…
Ertesi gün Süleyman Memed’le bir kez daha konuştu. Memed’in ne olursa olsun geri dönmeyeceğini, artık burada kalacağını konuştular. Memed artık sabah kalkıyor, çorbasını içiyor ve Süleyman’ın hayvanlarına çobanlık yapıyordu. Öte yandan Memed’i arayan Dikenlidüzü köylüleri Memed’i bulamamış bir şekilde geri dönüyorlar, Memed’in garip anası Döne ise kahrından bitap halde köyde haber bekliyordu. Haber korktuğu gibi gelmişti Döne’nin: Memed bulunamamıştı. Döne o günden sonra yataklara düşmüştü. Hiçbir şey yiyip içmiyor, ille de Memedim diyordu.
On gün sonra yataktan kalktı. Bu seferde kafasına başka şeyler takmıştı. Köyün yakınındaki çınara gidiyor, Memed’in ölüsünün su yüzüne çıkmasını bekliyordu. Ölü su yüzüne çıkmayınca bu sefer de sabah erkenden kalkıyor, damın başına çıkıyor, uzak göklere gözünü dikiyor, gökleri araştırıyordu. Nerede sönen bir kartal kümesi varsa yaya yapıldak oraya koşuyordu. Bir iğne bir ipliğe dönmüştü. Bazen kartallar çok uzaklarda, mesela Yağmur Tepe’nin üstünde dönüyorlardı. Orası bir günlük yol çeker. Döne oraya da gidiyordu. Böyle geçen birkaç günün ardından Döne tüm umudunu kesmiş evinde oturuyordu. Bir gün Dursun geldi, Döne ile konuştu. Döne’ye Memed’in ölmediğini, onu mutlak bulacağını söylemişti. Artık Döne tüm umudunu Dursun’a bağlamıştı. “Ah Memedim’in bir sağ olduğu haberini alsam başka bir şey istemem.”
Yaz geldi çattı. Memed ben yokken anam ekinleri tek başına nasıl biçer derdine düşüyordu. Süleyman ona Kınalı Tepe’nin ardına geçme demişti. İlk zamanlar Süleyman’ın sözünü dinleyen Memed bir gün Kınalı Tepe’nin ardına geçti. Abdi Ağa’nın tutmalarından Hösük’ü ekinleri biçerken gördü. Hösük’te onu görmüştü ama kim olduğunu anlayamamıştı. Yanına yaklaşınca Memed olduğunu anlamış çok şaşırmıştı. Memed’e: ”Anan kahrından ölüyor, madem kaçacaksın anana söyleyip kaçsana, a Memedim” dedi ve sordu: “Söyle bakalım nerede kalıyorsun?” Memed Kesme köyünden Süleyman’ın yanında kaldığını söyledi. Ardından: ”Aman emmi kimseye burada olduğumu söyleme, beni gördüğünü söyleme” diye yalvardı ve koşarcasına çekti gitti. Akşam Hösük köye geldiğinde Döne’ye olanları anlatmıştı. Bu sırada haber tüm köye ve dolayısıyla Abdi Ağa’ya ulaşmıştı. Abdi Ağa Memed’i bulunduğu yerden aldı getirdi ve Döne’ye al itini diye verdi.
Abdi Ağa ekinlerin yarısını kendi alır yarısını köylüye verirdi. Ama bu sene ekinlerin üçte birini Döne’ye üçte ikisini kendine aldı. Döne ne kadar yalvarıp yakarsa da Abdi Ağa dinlemedi. Kimsenin yiyeceği kalmamıştı. Herkes Abdi Ağa’nın evine giderek buğday istedi. Abdi Ağa herkese verdi ama bir Döne’ye vermedi. Memed’in gözlerinde arada bir iğne ucu gibi bir parıltı yanar sönerdi. Keskin, batan bir pırıltıydı bu. Bu pırıltıdan korkulurdu. Korkunçtu. Parçalamaya, atılmaya hazırlanmış bir kaplanın gözlerindeydi.
Durmuş Ali tam altmışında, köyün en iri adamı; yaşlı bir çınar kadar sağlamdı. Akşam yemeğini yerken bir an durdu ve hanımıyla Abdi Ağa’nın Döne’ye yaptıklarını, ona bir buğday tanesi bile vermediğini, üstüne üstlük bir de herkese Döne’ye buğday vermemelerini emrettiğini konuştu. Eline bir torba aldı ve buğdayla doldurarak Döne’ye götürdü. Durmuş Ali’nin ardından birkaç köylü de Döne’ye ve Memed’e buğday götürdüler. O kış öyle geçti gitti.
Yaz olmuştu. Her yer yemyeşil, kuşlar cıvıl cıvıl… Memed’in bir de sevdiği kız vardı köyde. Adı Hatçe idi. Bir de arkadaşı Kel Ali’nin oğlu Mustafa. O da Memed gibi bu yıl 18’ine basmıştı. Bir gün kafa kafaya verip kasabaya gitmeye karar verdiler. Memed’in anası ilk başta buna karşı çıksa da, daha sonra bir şey demedi. Memed ve arkadaşı sık sık geyik avına çıkarlardı. Memed pireyi bile vururdu. O kadar keskin nişancıydı. Mustafa ile beraber Çukurova’ya, herkesin hayallerini süsleyen o güzel yere gitmek üzere yola koyuldular. Yolda ihtiyar birisine rastladılar. Adam delikanlılara nereden geldiklerini sordu. Abdi Ağa’nın köyünden geldiklerini öğrenince de başladı gülmeye. Delikanlılar şaşırmıştı. Sonra adam başladı anlatmaya: “Siz Koca Ahmet adını duydunuz mu hiç?” İkisi de: “ Onu duymayan mı var!” dediler. Adam: “ O bu dağlarda bir destandı. Analar, ağlayan çocuklarını Koca Ahmet geliyor diye avutuyorlardı. Koca Ahmet bir dehşet olduğu kadar bir sevgiydi de. Koca Ahmet bu iki duyguyu yıllar yılı bu dağlarda yan yana götürebilmişti. Bunun ikisini bir arada götüremezse bir eşkıya dağlarda bir yıldan fazla yaşayamaz. Eşkıyayı korkuyla sevgi yaşatır. Yalnız sevgi tek başına zayıftır. Yalnız korkuysa kindir” dedi ve devam etti.”Bir gün Abdi iti geldi. Yolunu kesmişler, avradını almışlar elinden. Yalvardı, ağladı. Bileydim böyle namussuz olacağını oracıkta öldürüverirdim onu. Ah bir bileydim.”dedi Mustafa lafa karıştı: “Babam görmüş Koca Ahmet’i” dedi. “Alnının ortasında koca bir ben varmış. İri yarı biriymiş.” Memed adamın alnının ortasında beni olduğunu gördü. Adamın yüzünden gözlerini alamadı. Mustafa Memed’i dürttü. “Hadi!” dedi. Yeniden yola koyuldular.
Çukurova’ya vardılar. Hanın yerini öğrenip hana gittiler. Handa kimseyle ilgilenmeyen bir ihtiyar gördü Memed. Çekinmeden hancı nerede diye gitti sordu. Adam gülümseyerek: “Hancı denen pezevenk işte orada” dedi. Memed hancıya yatacak yer sordu. Hancı da: “Bana pezevenk diyen pezevengin odasında kalacaksınız. O size yolu gösterir” dedi. İhtiyarla hoş beş ettiler. Memed: “Buranın ağası kim?” diye sordu. İhtiyar ilk anda anlamasa da sonra işi çözdü. Burada herkesin kendi kendisinin ağası olduğunu anlattı Memed’e. O an Memed’in gözüne Abdi Ağa karınca kadar göründü. Köyü ise bir nokta kadar kalmıştı. Dünyayı geniş görebiliyordu artık. Ertesi sabah handan ayrıldılar. Çukurova’da biraz dolaştılar. Daha sonra köye geri döndüler.
Döndüklerinde Mustafa çok yorgun bir şekilde evine gitti. Memed ise önce eve gitmek yerine Hatçe’sinin yanını gitmeyi tercih etti. Hatçe’yi bir kuş sesiyle çağırdı. Önce hasret giderdiler. Sonra Memed Hatçe’ye Hasan Onbaşı’yı anlattı. Eğer kaçarlarsa Hasan Onbaşı’nın onlara ev – hayvan vereceğini, Çukurova’da herkesin kendi kendisinin ağası olduğunu… Hepsini bir bir anlattı.
Memed’in anası herkesle konuşurken Hatçe’den gelinim diye söz ederdi. Bir akşam Memed yorgun argın çift sürmeden geliyordu. Hatçe’de dağdan. Bir aydır birbirlerini görmüyorlardı. Birbirlerine Alacagedik’te rastlayınca çok sevindiler. Uzun uzun konuşup hasret giderdiler.
Bir zaman sonra duyuldu ki, Abdi Ağa yeğenine isteyecekmiş Hatçe’yi. Ve bir gün Abdi Ağa Hatçe’yi yeğenine istedi. Hatçe’nin anası babası da Memed’le nişanlı olmasına rağmen onu mecburen Abdi Ağa’nın yeğenine sözlediler. Bunun üzerine Döne gidip Abdi Ağaya yalvardı yakardı ama Ağa “İlle de alacağım onu” diyordu. Memed’inse gözlerine yine o iğne ucu gibi parıltı gelip oturmuştu. Artık aklına koymuştu. Kaçıracaktı Hatçe’yi! Tek derdi anasıydı. Tek derdi Abdi denen deyyusun anasına bir kötülük yapıp, zulmedebileceğiydi. Anasıyla konuştu. Anası: “Ben buraları bırakmam. Sen de gel etme, vazgeç şu kızdan” diye ne kadar yalvarıp yakarsa da Memed aklına koymuştu bir kere. Hatçe’yle de konuştu. Bir gece Hatçe’yi kaçırdı. Çukurova’ya gidip kendilerine yeni bir hayat kuracaklardı. Hatçe korkuyordu. Şanssızlıklarına yağmur başlamış, bastırdıkça bastırıyordu.Ormandan doğru kaçıyorlardı. Sırılsıklam olmuşlar ve üşüyorlardı. Kendilerine sığınacak bir mağara buldular ve ateş yakıp ısınmaya çalıştılar. Memed Hatçe’ye: “Gömleğini çıkar, üstünde kurumaz” dedi. Hatçe gömleğini çıkardı. Bir süre sonra gömlek kurudu. Gömleğini giyen Hatçe bu sefer de donunu çıkardı. Memed’in içindeki arzu hepten alevlenmişti. Hatçe’ye sokuldu. Hatçe önce: “Etme Memed!” dese de sonra kendini bırakmış, gözlerini ise kapatmıştı. Neden sonra kendilerine gelebildiler. Hatçe’nin içinde o korku kalmamış, yalnızca bedeninde yorgunluk vardı. Hatçe kadın olmuştu.
Sabah olduğunda anası Hatçe’yi yerinde bulamamıştı. Dondu kaldı. Kocası çağırınca kendine gelebildi. “Hatçe yok” dedi. “Gitmiş!” Kocası ise derin bir oh çekti ve: “En iyisini yaptı, gönlünün istediği ile kaçtı” dedi. “Zaten hiç gönlüm yoktu Abdi Ağa’nın o kel yeğenine kızı vermeye.”
Köyde bir gelenek vardı. Kızı kaçan, atı, öküzü, horozu çalınan kapısının önüne çıkar, tüm köye küfür eder, köylü buna aldırmaz ve siniri geçtikten sonra oturur ciddi ciddi konuşurlardı. Kadının içinden gelmese de mahsuscuktan kapının önüne çıktı ve “Vay benim başıma gelenler, namusumu iki paralık ettin kızım, gözün kör olsun” diye usuldan bağırmaya başladı. Kocası: “Gel içeri karı, boşuna bağırma, iyi yaptı kız” diye içeri çağırdı. Sonra kadın ağanın yanına gitti ve olanı anlattı. Ağa küplere bindi. “Çabuk bana Topal Ali’yi bulun” dedi.
Topal Ali uçan kuşun izini bulan biriydi. Taşların kayaların üstünde hiç iz olur mu? Olmaz tabii ama o bulurdu izi taşların üzerinde. Topal Ali dendi mi orda durmak gerekirdi. Topal Ali’nin yüzünden sansar bile kalmamıştı köyün yakınlarında. Abdi Ağa, yeğeni, Topal Ali ve Abdi Ağa’nın adamları düştüler Memed’le Hatçe’nin peşine. Yağmursa sanki yağmur gibi değil ırmak gibi yağıyordu. Çok geçmedi buldu Topal Ali izlerini. Bir çalının arkasında birbirlerine sokulmuş haldeydiler. Ağa: ”Memed’i öldürmeden bana getireceksiniz Onu ben elimle öldüreceğim” diye emir verdi. Memed çalının arkasına sinmiş, eli tabancasının kabzasındaydı. Tabancasıysa sağ cebinde. Hiç kimseden, hiçbir şeyden korkmuyordu. Önce “Teslim!” dedi. Ağa yaklaşınca da sanki normal bir şey oluyormuş gibi, sakin bir biçimde tabancasını çıkarıverdi ve iki el ateş etti. Abdi Ağa: “Yandım anam!” dedi. Sonra Memed Ağa’nın yeğenine ateş etti. O da: “Yandım anam!” dedi. Sonra Hatçe’ye: “Sen köye dön, ben seni sonra gelir alırım. Bu namussuzlar sana bir şey yapamazlar”dedi. Sonra Ağa’nın adamları başladılar kurşunları saydırmaya Memed’e doğru. Ama Memed çoktan uzaklaşmıştı. Süleyman’ın evine gitti. Sırılsıklamdı. Süleyman: “Bu ne hal Memed?”dedi. “Gece vakti bir iş mi geldi başına?” Memed de başladı anlatmaya. Hatçe’yi kaçırdığını, Abdi Ağa’yı ve yeğenini vurduğunu… Hepsini bir bir anlattı. Sonra Süleyman’a döndü ve : ”Tek umudum sensin, ne olur bana bir çıkar yol bul” dedi. Süleyman ise: “ Dur hele. Sen bu gece bir dinlen yarın düşünürüz ne yapacağımızı” dedi.
Sabah olduğunda Süleyman köyü kolaçan etti. Sonra Memed’e: “Bana bak” dedi. “Abdi’nin vurulduğu haberi gelmiş buraya, belki burayı da ararlar. Bu gece seninle dağa çıkıp eşkıyaları arayacağız. Deli Durdu bize akraba gelir. Ama sakın ha yanında üç aydan fazla kalma!” dedi. “Onun gibi birisi üç beş aydan fazla yaşayamaz dağlarda”.
Akşam yola koyuldular. Duman tepenin sivrisinin altına gelince Süleyman Memed’e üç el ateş etmesini söyledi. Memed de söylenileni yaptı. Biraz uzaktan da bir el silah sesi geldi. Süleyman’la Memed oraya gittiler. Süleyman Deli Durdu’nun adamlarından birine: “Beni Deli’ye götür” dedi. Adam “Kim diyeyim?” diye sordu. Süleyman ise : “Kesme köyünden Süleyman Emmi dersin” dedi. Adam: “Kusura bakma emmi, sesini tanıyamadım, ben Cabbar” dedi. “Hani babamla sana semer yaptırmaya gelirdik” Süleyman Cabbar’ı tanıdı. Deli Durdu’nun yanına gittiler. Biraz sohbet ettikten sonra sıra Memed’e gelmişti. Süleyman durumu Durdu’ya anlattı. Durdu da Süleyman’a: “Sen getirdin ya, gayrı ben varken kimse kılına zarar veremez, sen canını sıkma” dedi. Süleyman gene başladı söylemeye. Memed’in Abdi’yi de, yeğenini de vurduğunu anlattı. O anlattıkça Durdu’nun şaşkınlığı bir kat daha artıyordu. Şaşkınlığının nedeni ise el kadar çocuğun bunları yapmış olmasıydı. O gece öyle geçti gitti. Ertesi gün Süleyman geri döndü. Durdu Memed’i yanına çağırdı. Ona bir tüfek verdi ve: “Al bakalım artık bu senin” dedi. Sonra Memed’e: “Bak şu kayada bir leke var.Onu vur bakalım” dedi. Memed ilk atışta ıskalamış, ikincisinde ise tam yerinden vurmuştu. Sonra acaba ilkinde neden vuramadım diye Durdu’ya sordu. Durdu’ysa: “Sen her attığını vurur musun?” diye sordu. Memed de “Bilmem” diye cevap verince “Sende iş var delikanlı” dedi Deli Durdu.
Zaman geçtikçe Memed eşkıyalığı öğreniyor, yoldan geçen herkesi donuna varıncaya kadar soyan Durdu’ya ise kini habire artıyordu. Bir gün yine beş atlının her şeyini alıp geri dönerken dayanamadı ve Durdu’ya: “Her şeyi anladım da donlarını neden alıyoruz, onu anlamadım” diye sordu. Durdu bu soru üzerine gülerek: “Şan olsun diye yeğenim” dedi. “Bilsinler ki Deli Durdu’dan başka eşkıya don almaz. Bilsinler ki bu soyulanları Deli Durdu soymuş” dedi. Bir gün Abdi Ağa’nın yeğeninin öldüğünün, Abdi Ağa’nınsa kefeni yırttığının haberi geldi dağa. Bu sıralarda Abdi Ağa, Hatçe’ye büyük bir kötülük yapma yolunda epey ilerlemişti. O gece Memedlerin peşine düştüğü zaman yanında olan herkesi topladı ve hepsine aynı şeyi ezberleterek, jandarmalara ezberlettiği şeyi söylemelerini emretti. Bir süre sonra jandarmalar geldiler. Şahitleri dinlediler. Bütün şahitler Abdi Ağa’nın yeğenini Hatçe’nin vurduğunu söyleyince jandarmalar Hatçe’yi alıp götürdüler. Oysa Hatçe hayatında silaha elini sürmemişti. Tam tersine, silah denince ürker, beti benzi sapsarı olurdu.
Hatçe’yi bir koğuşa koydular. Hatçe neye uğradığını şaşırmıştı. Ertesi gün anası geldi. Arzuhalciye bir dilekçe yazdırdı ve hakime teslim etti. Sonra kızının yanına giderek dert yandı. Akşam olmuştu. Hatçe’nin anası: “Ben gidiyorum kınalı kızım, bir daha ki gelişime ne istersin?” diye sorunca Hatçe: “Bana Memedim’den bir haber getir ana, ben onsuz yaşayamam” diye cevap verdi.
Günler geçiyor, Deli Durdu’nun ünü yayılıyordu. Artık jandarmalar onu her yerde arıyorlardı. İzini bulmuşlar ve iki gündür de peşindelerdi. Deli Durdu ise iki gündür kaçmakta. Durdu: “Bu gece burada kalacağız” diye emir verdi. Kalacakları yer ormanın içiydi. Önce Memed, ardından da Cabbar bulundukları yerin tekin olmadığını söyleyince Durdu kızmış, “Buradan bir adım atmak yok” demişti. İçlerinde biri vardı: Recep Çavuş. Nereden geldiği,, kaç yıldır eşkıyalık yaptığı hakkında doğru dürüst hiç kimse bir şey bilmiyordu. Geçmişini ona kimse soramazdı. Buna sorana öldürecek kadar kızardı. Sonra bir daha ne bir yerde bulunur ne de karşılaştığı zaman konuşurdu. Kırk yıllık düşmanmış gibi. Elliyi geçkindi. Eşkıyalıkta çok ustaydı. Bir kez çarpışmaya tutuşmaya görsün. Eli makineli tüfek gibi işlerdi. Karanlıkta, tok, alışılmamış sesi duyuldu: “Durdu, çocuklar doğru söylüyorlar. Ormandan çıkıp, kayalıkları tutalım”dedi. O da aynı şeyi söyledi ama Durdu gene de “Burada kalınacak!“ dedi. Durdu bir de ateş yakınca olanlar oldu. Sabaha karşı Asım Çavuş etraflarını sardı. Tek çare vardı. O da akşama kadar direnmek. Bir ara Memed’in kafasını bir kurşun sıyırdı ama Memed hissetmedi bile bunu. Asım Çavuş baktı olacağı yok bu sefer de Deli Durdu’nun üzerine taramalıyla gidince ümitsizliğe düşen Memed eline üç bomba aldı ve taramalılılara fırlattı. Ondan sonra Asım Çavuş geri çekildi. Deli Durdu, Memed sayesinde kefeni yırttı.
Akşam olmuştu. Deli Durdu yeniden yola koyuldu. Ertesi akşama doğru köpek sesleri duydular. Sesler yörük çadırlarından geliyordu. Çadırların yanına gittiler. Hepside çok açtı. Neredeyse üç gündür hiçbir şey yemiyorlardı. Biraz hoşbeş ettiler. Karınlarını doyurdular. Bulundukları yer Saçıkaralı Aşireti Ağası Kerimoğlu’nun yeriydi. Kerimoğlu çok zengin ve çok iyi bir adamdı. Karınlarını doyurduktan sonra ayrıldılar.
Kerimoğlu’nun yaptığı iyiliklere ve misafirperverliğe rağmen Deli Durdu, Kerimoğlu’nu soymaya karar verdi. Soymaya gitti de. Kerimoğlu’nun yanında bulunan bütün parasını, hanımların üzerinden bulunan bütün altınları aldı. Sıra gene donuna kadar soymaya gelmişti. Kendilerine bu kadar iyilik yapan bir adama karşı böyle davranmak Memed’in de, Cabbar’ın da zoruna gitmişti. Memed’in gözlerine gene iğne ucu gibi parıltı gelip oturdu. Çadırdan içeriye girdi ve tüfeğini Deli Durdu’ya doğrulttu. “Var git yoluna Durdu” dedi. “Ölümün benim elimden olmasın.” O sırada Cabbar da tüfeğini Durdu’ya doğrulttu ve o da aynı şeyleri söyledi. Durdu’ysa mecburen tüfeği indirdi ve “Alacağınız olsun!” dedi. Tam bu sırada Ali Çavuş da “Ben de sizle kalıyorum” deyince Durdu arkasını döndü ve “Alacağınız olsun!” diyerek gitti. Daha sonra Memedler de yola koyuldu.
Biraz hayal ederek yola düştüler. Memed ise Abdi’nin Hatçesine bir şey yapmış olabileceğini düşünerek için için yanıyor, endişeleniyordu. Öte yandan Hatçe hapiste Iraz diye bir kadınla tanıştı. İkisi aynı koğuşta kalıyorlardı. Iraz’ın derdi Hatçe’nin derdinden, Hatçe’nin derdi Iraz’ınkinden büyüktü. Iraz yirmi yaşındayken kocası ölmüş bir daha evlenmemek üzere yemin etmişti. Fakat emmisi Iraz’la evlenmek istiyordu. Iraz evlenmeyince de elinden tarlasını almıştı. Iraz’ın ise kasaba, devlet nedir bilmediğinden eli kolu bağlı kalmıştı. Bir de oğlu vardı Iraz’ın. Oğlunu büyütüp ve yirmi yaşına getirmişti. Adı Rıza’ydı. Tarla meselesini öğrenmişti. Hükümete başvurdu ve tarlasını geri aldı. Bunun üzerine Rıza’yı emmisinin oğlu Ali öldürmüştü. Bunu herkes biliyordu ama gene de Ali devlete bir yalan uydurdu ve paçayı yırttı. Iraz’sa bunun üzerine emmisinin evini yaktı. Jandarmalar Iraz’ı alıp götürdüler. Iraz mahkemede de suçunu kabul edince mahpusa düştü. Ondandır Hatçe’yle can dostu oldular. Hatçe de Iraz’a derdini anlattı. Aylardan sonra Hatçe’nin anası geldi. Abdi Ağa, verdiği arzuhal yüzünden çok çektirmiş ve kasabaya inmesini yasaklamıştı. Anası Memed’in eşkıya olduğunu anlattı. Sonra Memed’in Durdu’yla ters düştüğünü anlattı. “Gelirken de bir haber duydum” dedi. “Memed’i Deli Durdu vurmuş!” Hatçe bunun üzerine donup kaldı. Anası “Ben gidiyorum” dedi ve gitti. Bundan sonra Hatçe yemiyor, içmiyor, günden güne eriyordu.
Memed ise Recep Çavuş ve Cabbar ile köye yaklaşmıştı. Çakırdikenliklerinin içinden geçtiler ve Kulaksız İsmail’in değirmenine gittiler. Biraz burada oturduktan sonra Durmuş Ali’nin evine gittiler. Memed “Anam nasıl? Hatçem nasıl?” diye sordu. Durmuş Ali’de “Ananı kendi elimle toprağa verdim” dedi. Hatçe’nin başına gelenleri bir bir anlattı. Memed’in gözlerine gene o iğne ucu gibi pırıltı geldi oturdu. Bir hışımla kalktı, Abdi Ağa’nın evine gitti. Evi didik didik etti ama Abdi’yi bulamadı. Abdi Memed’in eşkıyalara katıldığını duyunca toz olmuştu. Memed Abdi’nin çocuklarını öldürerek öç alacaktı ama vicdanı buna izin vermedi. Sonra Ali’nin evine geri döndüler. Recep Çavuş jandarmalarla girdikleri son çatışmada yaralanmıştı. Yarası şimdi daha kötüydü. Memed, Çavuş’a “İstersen burada kal” dedi ama Çavuş dinlemedi. Memed, Durmuş Ali’den Topal Ali’yi bulup getirmesini istedi. Durmuş Ali’de kolundan tuttuğu gibi Topal Ali’yi kaptı geldi. Topal Ali “Beni öldürme” diye yalvarıyordu Memed’e. Memed de “Korkma seni öldürmeyeceğim, yalnız bana Abdi itinin yerini bulacaksın. Eğer bulmazsan işte o zaman öldürürüm seni” dedi. Topal Ali ise bu işe sevindi. “Ben onu elimle bulmuş gibi bulurum. Sen hiç tasalanma” dedi. Sonra yola koyuldular. Sarı Ümmet’in evine geldiler. Sarı Ümmet, Topal Ali’ye akraba gelirdi. Topal Ali “Siz burada kalın ben onun yerini öğrenir gelirim” dedi.
Birkaç gün sonra geri geldi. “Buldum” dedi. “Aktozlu köyünde Hüseyin Ağa’nın ocağının başında oturup durur.” Memed bu habere çok sevindi. Yola koyuldular. Aktozlu köyüne geldiler. Gece yarısı saldıracaklardı. Çavuş, Topal’a “Sen git, senin işin bu kadar” dedi. Topal gitti. Gece yarısı saldırdılar. Abdi direniyordu. Çavuş evi ateşe verdi. Abdi’ye habire bağırıyordu. “Ya dışarı çıkarsın ya da cayır cayır yanarsın” diye. O sırada bir kadın eve girdi. Çavuş kadına ses çıkarmadı. Yorgan, tabak, çanak ne bulduysa dışarı çıkarıyordu. En sonunda dürülü büyük bir yorgan çıkardı evden. Memed “Kaçırdık tüh” diyordu. Çavuş ise “Kaçacak bir yeri yok, cayır cayır yandı” diyordu. Memed “Hadi gidelim” dedi. “Birazdan jandarmalar doluşur buraya.” Anavarza’ya varırlarsa kurtulurlardı. Ama bu imkansız gibi bir şeydi. Çavuş: “Ceyhan suyunu izleyeceğiz. Tek kurtuluş yolumuz“ dedi. Biraz daha ilerlediler. Çavuş habire ufuldayıp duruyordu. Yarası hepten azmıştı. Bir an sesi çıkmadı. Eliyle Anavarza’yı gösterdi, gözleriyle toprağı. Toprağa ısrarla bakıyordu. Sonra Çavuş’un gözlerinden damla damla yaş sızmaya başladı. Sonra da gözlerini kapadı. Birden upuzun gerildi. Evet sonunda Çavuş’un dediği olmuştu. Hayata gözlerini yummuştu artık Çavuş.
Orada Çavuş’a bir mezar yaptılar. Sonra da yeniden yola koyuldular. Çavuş’un onlara öğrettiği gibi yapmalıydılar. Ya Anavarza’ya ya da Ceyhan suyu yoluna gitmeleri gerekiyordu.
Eski Çukurova’yı eskiler anlatırdı. İnce Memed’in eşkıyalığı zamanında doksanı geçkin bir Koca İsmail vardı. Kahramanlıklarını anlatırdı çoğu zaman. Aşiretleri, aşiret kavgalarını, Osmanlı’nın aşiretlerini nasıl dağıttığını anlatırdı. Bin dokuz yüz on yedi, on sekiz, on dokuz, yirmi… Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı’nın yenilgisi. Bu sıralar Çukurova asker kaçakları, eşkıyalarla doluydu. Toroslar da eşkıyalardan geçilmiyordu. Fransız işgal kuvvetleri Çukurova’ya gelmişlerdi. Eşkıya, asker kaçağı, yollusu yolsuzu, hırlısı hırsızı, kötü süt emmişi, iyisi kötüsü, genci kocası… Cümle Çukurova halkı birleşip düşmanı Çukurova’dan atma savaşına katılıyorlar ve düşmanı kovuyorlardı. Bütün yurttan da düşman kovuluyordu. Yeni bir yönetim geliyor, yeni bir çağ açılıyordu.
Yeni yönetim derebeylikleri yok ediyordu. Dağlarda yeniden eşkıyalar türemeye başladı. Dağda eşkıyası olmayan ağalar da yeni eşkıyalar çıkardılar dağa.
Ali Safa Bey fukara düşmüş bir beyin oğluydu. Okumuştu. Çukurova’da biraz avukatlık yaptıktan sonra hileyle halkın elinden topraklarını almaya başladı. Bu böyle iki üç yıl kadar sürdü. Durum o kerteye geldi ki sonunda Ali Safa Bey’in bütün iplikleri pazara çıkmıştı. Bundan sonra dağdaki bir iki eşkıyayla anlaştı ve gene topraklarına toprak katmaya devam etti. Artık Ali Safa Bey’in astığı astık, kestiği kestikti. Bundan dolayı hiç kimse ona bir şey söyleyemezdi. Ali Safa Bey’in bu yöntemini öteki ağalar da uyguladılar. Bundan sonra Çukurova toprakları kana bulandı.
İşte İnce Memed’in eşkıyalığı tam da bu zamana rastlamıştı…
Ali Safa Bey’in hizmetçisi “Aşağıda sizi yaralı bir adam bekliyor” dedi. Ali Safa: “Gelsin içeri” dedi. Gelen Abdi Ağa idi. “Ali Safa Beyim” dedi “Ben senin bananın can yoldaşıyım. Ocağına düştüm” dedi ve başından geçenleri bir bir anlattı. Memed’in, akrabası Hüseyin’in evini ve tüm köyü yaktığını, bir kadının onu evden bir yorgana sarıp çıkardığını, yoksa çoktan ölmüş olacağını anlattı. Ali Safa Bey’de ona yardım edeceğini söyledi. Bir de Vayvay köyünün topraklarını bir türlü eline geçiremediğini anlattı. Abdi Ağa’da :” O iş benim işim. Ben de onu hallederim” dedi.
Bu sırada Memed’le Cabbar hala kaçıyorlardı. Memed acaba Abdi yandı mı diye düşünüyor, bir yandan da köylülere üzülüyordu. Ümmet’in evine gittiler. Ümmet onları derhal dağa çıkardı. Çünkü her yer jandarmalarla doluydu. Memed’in ise kafasında o sarı pırıltı hala akıyordu. Ümmet’e sordu. “Herkesin ektiği toprak, koştuğu öküz kendinin olursa, çakırdikenliği iyice yaktıktan sonra çift koşulursa nasıl olur?” dedi. Ümmet’se : “Ondan iyi şey dünyada bulunmaz” diye cevap verdi.
Ali Safa Bey’in dağdaki eşkıyalarından biri de Kalaycı idi. Kalaycı köyündeki tek okumuş adam olan Sarı Bekir adında birini evleneceği gece vurmuştu. Bu sebepten dağa çıkmış, daha sonra da eşkıya olmuştu. Ali Safa, Kalaycı’nın yanına gitti ve İnce Memed’i ortadan kaldırmasını istedi. Kalaycı: “Zor iş ama bir çaresine bakarım” dedi. Sonra adamlarına sordu. “İçinizde İnce Memed’i tanıyanınız var mı?” Horali “Ben tanıyorum” dedi. “Deli Durdu’nun çetesinde beraberdik. Sonra ters düştük ve ayrıldık” dedi ve olanları anlattı. Kalaycı’da “Madem ince Memed’i tanıyorsun git onu bul bizim çeteye davet et. Gelirse burada işini görürüz, gelmezse başka bir çaresine bakarız” dedi ve Horali’yi yolladı.
Öte yandan Memed ve Cabbar gece gündüz yol alıyorlardı. En sonunda Durmuş Ali’nin evine vardılar. Memed, Durmuş Ali’ye beş köyün aklı başında adamlarını toplayıp herkese topraklarını dağıtmasını, herkesin elindeki öküzlerin kendinin olacağını söyledi. Haber bütün köylere yayıldı. Herkes bayram yapıyordu. Memed “Çakırdikenliği de yakacağız” dedi. “Bundan sonra önce çakırdikenlik yakılacak sonra çift sürmeye başlanacak” dedi. Çakırdikenliği yaktılar, köye geri döndüler. Bu sırada Topal Ali telaşlı bir halde geldi. Memed’e kötü haberi verdi. Haber Abdi Ağa’nın kurtulduğuydu. Memed beyninden vurulmuşa döndü. Gün ağarmadan yola koyuldular. Ağzını bıçak açmıyordu. Cabbar ise Memed’i aldırma diye teselli ediyordu. “Bu gün değilse yarın mutlaka ölecek” diyordu. Memed ile Cabbar Savrun köyüne gittiler. Horali onları buldu ve Kalaycı’nın davet ettiğini söyledi. Cabbar bunun altında bir iş olduğunu anlamıştı. Memed Horali’ye Durdu’nun nasıl öldüğünü sordu. Horali’de, köylüleri soymaya geldiği zaman köyün içinde köylülerin karambolde onu öldürdüğünü anlattı. Ondan sonra Memed hiç şüphelenmemiş gibi “Hadi gidelim” dedi. Yola koyuldular. Bir ara Horali arkalarına düştü. Bundan istifade eden Cabbar Memed’e yaklaştı ve “Biliyor musun?” diye sordu. Memed : “Biliyorum” dedi. Cabbar: “Öyleyse neden gidiyoruz?” diye sordu. Memed: “Korktu da kaçtı dedirtmem” dedi. Kayranlı’nın tepesine vardılar. Horali :”Siz bekleyin ben gidip haber veririm” dedi ve gitti. Memed Cabbar’a : “İyi ama bu adam bizi neden öldürmek istiyor?” diye sordu. Cabbar da : ”Bu da sorumu” dedi. “Kalaycı Ali Safa Bey’in adamıdır. Ali Safa’nın da babası Abdi ile can yoldaşıdır”. Memed : “Demek öyle” dedi. “Gene Abdi Ağa öyle mi!” “Öyle” dedi Cabbar. Bu arada Horali geri döndü. Kalktılar Göğçepınar’ın alt yanına doğru yürüdüler. Kalaycı göründü. Memed kendini yere attı. Arkadan “Vay anam!” diye bir ses geldi. Cabbar Horali’yi vurmuştu. Sonra “İyi ettim” dedi. “Bütün yol gerçeği söylesin de paçasını yırtsın diye bekledim durdum” dedi. Memed Kalaycı’ya bağırdı : “Bizi kaçar mı sandın!” dedi. “Erkeksen çık karşıma da gör gününü” dedi. Bir an sessizlik oldu. Ardından dört bir yandan yaylım ateşi başladı. Memed : “Yüreklendi Kalaycı” dedi. Çarpışma gece yarısına kadar sürdü. Memed bu tuzaktan burnu bile kanamadan kurtulmuştu. Üstelik Kalaycı’yı ve iki adamını yaralamıştı. Artık İnce Memed ismi bir destan olmuştu. Onun üstüne ne destanlar yazılıyordu artık.
Koca Osman diye biri köylüden İnce Memed için para topladı ve Durmuş Ali’ye gitti. Durmuş Ali’de : “Seni ona Topal Ali götürür, sen tasalanma” dedi. Ertesi gün Topal Ali’yle birlikte Memed’i buldular. Koca Osman Memed’e Vayvay köyünden geldiğini, Ali Safa’nın ve Kalaycı’nın etmediklerinin kalmadığını söyledi. “Bizi bu kalaycı belasından kurtarırsan bir sen kurtarırsın” dedi. “Duydum ki çatışmışsın Kalaycı’yla. Bir de üstelik yaralamışsın onu” dedi. Memed de : “O yara onu iflah etmemiş, gebermiş” deyince Koca Osman sevinçten havalara uçup getirdiği torbayı Memed’e verdi ve “Ben gene gelirim” diyerek gitti. Memed’in ise kafasında Hatçesi vardı. Kafaya koymuştu. Hatçesini görmeye gidecekti. Cabbar da Topal da delilik dedi ama Memed kafasına koymuştu bir kere. Koca Osman’sa önce kasabaya indi. Herkese yüksek sesle merhaba diyordu. Sevincinin nedenini herkes biliyordu. Neden Kalaycı’nın ölmesiydi. Sonra Abdi Ağa’yı kahvede gördü. Gitti ona da bir merhaba dedi. Ve atına atlayarak Vayvay köyünün yolunu tuttu. Bunun üzerine Abdi telaşlandı ve arzuhalci Ahmet Bey’e gitti. Arzuhali ona yazdıramayınca da diğer bir arzuhalci Deli Fahri’ye gitti.
Cabbar Memed’i Hatçe’ye gitmemesi için iknaya çağırdı. Ama Memed dinlemedi. Abdi Ağa kasabaya yerleşti yerleşeli her cuma Hatçe’yi ziyarete geliyor, güya Memed’den haberler getiriyordu. Aslında hikayeler uyduruyordu. Ama kötülüğüne değil, iyiliğine… Memed kasabaya girdi. Korkarak hapishaneye gitti. O kadar jandarmayı görünce yüreği daralmıştı. Memed, gardiyana Hatçe’nin kardeşi olduğunu söyledi. Memed ile Hatçe pek konuşmadı. Sonra görüşme bitip Iraz onun İnce Memed olduğunu öğrenince çok şaşırmıştı.
Af haberleri çıkmıştı. İçeride bir yaşlı Mustafa Ağa vardı. Akıllı, bilgili adamdı. Hatçe ona Memed’in affa uğrayıp uğramayacağını sorardı. O da olumlu cevap verince sevinir mutlu olurdu. Iraz’la Hatçe aftan sonra yerleşecekleri evi ve güzel günleri düşünüyorlardı. Hapishaneden ayrıldığında Memed çok neşeliydi. Yemek yemek için gittiği dükkanda Topal Ali ile karşılaştı. Memed Topal Ali’yi Hatçe’ye yolladı. Bir şey söylemiyor mu diye. Çünkü konuşmamışlardı. Hatçe’yi Kozan mahpushanesine götürüyorlardı Iraz’la beraber. Ağır cezalıymış. İlkin yıldırımla vurulmuşa döndü. Sonra birden ata atladı. Ali’yle birlikte bir yere geldiler. Memed Hatçe’yi jandarmaların elinden almaya karar vermişti.
Memed çok neşeliydi. Hatçe’yi büyük şehre götürecekleri gün kaçırmaya karar verdi. Cabbar : “Bu bile bile ölüme gitmek” dedi. Memed : “Bu yüzde yüz ölüm de olsa gideceğim” dedi ve Cabbar’a gelip gelmeyeceğini sordu. Cabbar :”Senin için her şeyi yaparım ama bu bile bile ölüme gitmek, ben gelmem” dedi. Topal Ali ise iki tane at buldu ve planını Memed’e anlattı. Atlara bindiler. Memed Cabbar’la helalleşti ve gitti. Ertesi gün akşama doğru jandarmaları tuzağa düşüren Memed ellerinden iki kadın almıştı. Jandarmalardan iki tanesini de yaralamıştı. Kadınları ata bindirdi ve kaçtı. Çiçekli deresinde Memed’le buluşan Topal Ali Memed’e “Akçadağ’a çekil” dedi. “Asım Çavuş yarın her yeri jandarmaya keser. Ben seni bulurum” dedi ve gitti. Memed, buradan biraz yiyecek aldı ve yola koyuldu. Memed’in Hatçe’yi kaçırdığı haberi Çukurova’ya geldi. Abdi hepten çökmüştü. Ali Safa’yla konuştular. Ali Safa onu teselli etti. Bu arada Asım Çavuş Memed’in peşine düşmüştü. Her yerde Memed’i arıyordu. Bir ara kıstırdılar ama Memed bundan kurtuldu ve yola devam etti. Alidağ’ın doruğuna çıkmak zor oldu. Burada üç insan vücudu sığacak kadar bir mağara deliği vardı. İçerisiyse genişti. İçeri girdiler. Memed: “Şimdi bize ne gerek?” diye sordu. Iraz gerekenleri söyledi. Memed gitti Topal Ali’den gerekenleri aldı ve geldi. Topal Ali bu cesarete çok şaşırmıştı. Onca jandarma bir de Kara İbrahim çetesi peşindeyken gelmişti Memed.
Bir yıl kadar o dağ senin bu dağ benim Memed’i aradılar. Ama en ufak bir ize dahi rastlayamadılar. Hatçe ise hani af çıkacaktı diye habire Iraz’la konuşuyordu. Memed ise ihtiyaç görmek için köye iner iki üç gün sonra da dönerdi. Bu kez bir hafta olmuştu ama Memed gelmemişti. Hatçe endişeleniyordu. Sonra üstü başı kan içinde kendini mağaraya attı Memed. Jandarmalarla çarpışmıştı. Nereden çıktıysa Cabbar Memed’e yardım etmiş, jandarmaları üstüne çekmişti. Memed de bu sırada kurtulmuştu. Aradan bir hafta geçti. Memed’in yarası iyileşiyordu. Asım Çavuş çıldırıyordu. El kadar çocuğu yakalayamıyordu. Bir gün esaslı bir ize rastladı ve İnce Memed’in saklandığı yeri buldu. Çarpışma başlamıştı. Tam da bu sırada Hatçe’nin doğum sancısı tutunca olanlar oldu. Hatçe bir erkek evlat doğurdu ama kendinde değildi. Memed bunun üzerine teslim oldu. Asım Çavuş Memed’in çocuk için teslim olduğunu görünce gururuna yedirememiş; olduğu gibi bırakıp gitmişti.
Önce Çukurova’ya Memed’in öldüğü haberi gelmişti. Abdi göbek atıyordu. Ardından yaralı kurtulduğu haberi gelince doğru arzuhalciye gitti ve :”Yaz kurban yaz” dedi. “Doğru İsmet Paşa’ya yaz. Dağları eşkıya kapladı diye yaz. El kadar çocuğun yaptıklarını yaz” dedi. Yakında af çıkacaktı. Memed’se dağda hala direniyordu. Gene çatışmaya girdi. İşte bu sırada olanlar oldu. Hatçe vurulmuştu. Artık hayata gözlerini yummuştu. Memed bunun üzerine çılgına döndü. Alabildiğine kurşun yakıyordu. “Gelin!” diyordu. “Sizin eceliniz de benim elimden olacak”. Bu sırada Iraz, Memed’i kolundan tuttu. “Bu çocuğu bana ver” dedi; “Alıp Antep köylerine götüreyim. Rızamın yerine onu büyüteyim” dedi. Memed çocuğa son bir kez baktı ve Iraz’a verdi. Ardından da “Uğurlar ola” dedi. Çatışmadan kurtulan Memed köye geldi. Topal Ali’yi aldı götürdü. Abdi Ağa’nın yerini iyice öğrendi ve yanına gitti.
“Ağa ağa ben geldim ağa“ dedi. Abdi Ağa gözlerini açtı. Önce inanamadı. Sonra gözleri açık öylece kalakaldı. Gözlerinin karası bile apak kesildi. Dışarıda bir kıyamettir kopuyordu. Memed elindeki tüfeği doğrulttu ve Abdi Ağa’nın göğsüne üç el ateş etti. Kurşunların rüzgarından odadaki lamba söndü. Yıldırım gibi merdivenlerden aşağı indi, ata bindi. Bu sırada jandarmaların haberi olmuştu ve evi boyuna kurşunluyorlardı. Atı dolu dizgin Toros’a sürdü. Arkasından kum gibi kurşun kaynıyordu. O hızla kasabayı çıktı. Gün doğuyordu ki köye girdi. Orta yerde atın başını çekti. At terden kapkara olmuş göğsü körük gibi inip inip kalkıyordu. Memed de çok terlemişti. Gün bir adam boyu yekindi. Köylüler onu öyle orta yerde at üstünde dimdik kaya gibi gördüler. Yavaşça etrafını sardılar. Kocaman bir halka oldular. Ortalıkta çıt yoktu. Sonra Süleyman’ın karısı Hürü Ana’nın ;sapsarı kesilmiş, kurumuş, kanı çekilmiş; o Abdi Ağa’ya kin dolmuş kadının, yanına yaklaştı. “Hürü Ana, Hürü Ana” dedi. “Oldu hakkınızı helal edin”. Alidağ tarafına doğruldu. Bir kara bulut gibi köyün içinden süzüldü çıktı. Gözden yitti.
Çift koşma zamanıydı. Dikenlidüzü’nün beş köyü bir araya geldi. Eğlenceler yapıldı. Büyük bir toy düğün oldu. Durmuş Ali bile hasta haline bakmadan oyun oynadı. Sonra bir sabah erkenden toptan çakırdikenliğine gidip ateşe verdiler. İnce Memed’den bir daha haber alınamadı. İmi timi belirsiz oldu.
O gün bu gündür Dikenlidüzü köylüleri her yıl çift koşmazdan önce çakırdikenliğe büyük bir toy düğünle ateş verirler. Ateş üç gün üç gece düzde dolu dizgin yuvarlanır. Çakırdikenliği delicesine yalar. Yanan dikenlikten çığlıklar gelir. Bu ateşle birlikte de Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar. Dağın başı üç gece ağarır, gündüz gibi olur.
Kaynak: Bu içerik internet kaynaklarından yararlanırak sitemize eklenmiştir.

Önceki İçerikYARADILIŞ DESTANI
Sonraki İçerikBEŞ HECECİLER
PAYLAŞ
CEVAP VER
Lütfen yazınızı giriniz.
Lütfen adınızı buraya giriniz.